Putlaştırıcı Değil Put Kırıcı Olmalı
Put deyince herkesin aklına elbet bir şeyler gelir ama kastettiğim birinci put, nefsimiz ve ablukasından kurtaramadığımız bencilliğimizdir.
Nefis/bencillik putunu kırabilenler, zaten başka putları görmezler. Sözüm; benim gibi nefislerini adam edememiş ama başkalarının nefislerine abanan kimseleredir.
•
Denilir ki; “İnsan başıboş yaratılmamıştır. Her insanın bir ideali vardır. İdeal sahibi olanların zihninde putları olmaz ve putlarla yaşamaz”.
Ne yapalım ne edelim de aklımızı kovan nefislerimizin putlarını kırıp, “akıl-vicdan-kalp” üçgeninde ittifak eden insani değerlerle yaşayabilelim.
Nasıl geldiysek öyle gideceğimizi bildiğimiz ve başka çıkar yolumuz olmadığı halde “gizli-açık” zihni putlardan kurtulup, ideallerimize dönmenin yolunu bulmalı değil miyiz?
Mesela dilimizle kalbimiz arasındaki engeller birer put mesabesindedir. Dilimiz başka, kalbimiz başka söyler. İkiyüzlülüğümüz bu yüzdendir.
•
Manevi yahut maddi gerekçelerle birbirimizi aldatmak bir puttur. Günlük insan ilişkilerimizin büyük kısmı birbirimizi aldatarak geçmektedir.
İnanmayanlar gece başlarını yastığa koyunca, hiçbir ön yargı ve peşin hüküm tuzağına düşmeden ve kendimizi aldatmadan, o günün nasıl geçtiğini saat saat irdeleyelim.
Sonuçta ortaya çıkan tablodan kimsemiz memnun olmayacaktır. İşte iletişim kurduğumuz insanlar üzerinde bıraktığımız tesir de aynı olacaktır.
•
Bir ideal sahibi olmak, aynı zamanda şuur sahibi olmaktır. Biz, bizi şuurlu kılan değerlerimizi çok hırpaladık ve hırpalamaya devam ediyoruz.
Şuur zafiyeti, kişiyi bencilleştirir. Bencillik de vicdanla gönlün arasını açan puttur.
Hepimizin evinde, işinde, sokağında, mahallesinde, işimize gelmediği durumlarda sergilediğimiz; “görmezlikten, bilmezlikten, duymazlıktan” gelme hallerimiz, insani ideallerimize dair bir şuur yoksulluğunun göstergesidir.
Bu noktada savunmalar yapılabilir. “Ben öyle değilim ama karşımdakiler öyle davrandıkları için çaresiz ben de öyle davranmak zorunda kalıyorum”.
Maalesef böyle bir savunma; aklımızın, vicdanımızın, yüreğimizin kabul etmediği bir savunmadır ve aslında kendimizi de kandırmaktayızdır.
•
Bir başka putumuz da hemen her konuda tatminsizliğimizin neticesinde meydana getirdiğimiz “sürekli isteme küpüne” dönmemizdir.
Kanaat sahibi olma ve kanaat etme gibi insanı insan yapan en kıymetli denklem ölçümüzü kaybettik ve sorgusuz, sualsiz, tüketen kimseler olduk.
Örneğin televizyon reklamları tümüyle insanın ihtiyaçlarını putlaştıran etkenlerin başında gelmektedir. Reklamlar, Alaaddin’in sihirli lambası gibi sürekli aldatmaktadır.
Tabi burada şu şikâyette de bulunmaya hakkımız yoktur. “Ne yapalım, dışarıdan o kadar çok tahrip ve tahrik altında yaşıyoruz ki, çaresiz kalıyoruz”.
Eğer ruhumuzun kıymetini, bütün uzuvlarımızın değerini ve emanet olduğunu bilme şuuruyla yaşasak, böyle şikâyetlerde bulunmayız.
•
Ezcümle tekrar edelim ki, bütün mesele; nefsi putlarımızı kırabilmek için bize tahsis edilen ömrümüze, “sorgusu yapılacak emanet” diye bakabilmektir.
Yazıdaki her sözün birinci muhatabı şahsımdır. İsteyen kendisini sıraya koyabilir.







