Dengeyi Bozmak Kolay Derman Zor
Dağlar gibi kuşatmış benlik günahı seni,
Günahını bilmedin, gufrânı arzularsın. (gufrân- af istemek)
Niyazi Mısri
Sık sık duyduğumuz; “Dünya bir denge üzerine yaratılmıştır” cümlesi elbet doğru olmakla birlikte hep şu soru aklıma gelir.
“İyi güzel de bir ölçüyle yaratılan bu dengeyi bozan kim?” El cevap:
“Ben, sen, biz, siz, o, bu, şu, onlar, bunlar, şunlar”. Toplu olarak “İnsan” denilen varlık. Evet, dünyadaki bütün dengeleri bozan maalesef biz insanoğluyuz.
Oysa dinimiz başta olmak üzere diğer inançların tahrif edilmemiş kısımlarında, kâinatın insan için yaratıldığı ve emrine tahsis edildiği yazılıdır.
•
Fertlerden ailelere, ailelerden akrabalara kadar, velhasıl topyekûn bir millet olarak, kişisel çıkarlarımız uğruna kâinattaki dengeleri bozunca; “dilimizle, elimizle, emeğimizle” bunalımlara davetiye çıkarmış oluyoruz.
Bu bir şikâyet veya sitem değil. Bir hakikati teslim etme gayretidir. Ayrıca ifade etmeye çalıştığım gerçek, dünden veya bugünden değildir.
İnsanoğlunun “hırs kaplı nefsi arzularını”, aklının ve kalbinin önüne geçirip; “kibir yüklü inatla”, benliğinden öte başkalarına hayat hakkı tanımaması dengeleri bozmaktadır.
Asırlar ötesinden Fuzûlî o devirde meramını şöyle anlatır:
Fuzûlî ayıp kılma yüz çevirsem ehl-i âlemden,
Her kime yüz tuttum ondan yüz bela gördüm!... Fuzûlî.
•
Yüce Yaratıcının insana denge kursun diye verdiği aklımızı ve kalbimizi tahrip ederek, çalışamaz duruma getirmemiz, sadece insan ilişkilerine değil, tüm kâinata karşı bir direniştir.
İşte bu direnişlerin kırılabilmesi için Cenab-ı Hakk her zemin ve zamanda, insanoğluna sürekli fırsatlar vermiş, ikramlarda bulunmuş, af ve mağfirete kavuşabilmemiz için önümüze öyle nimetler sermiş ki, hangi birini saymaya kalksak ömrümüz yetmeyecektir.
Mesela “Bayramlar”, akıl ve kalp dengesinin yerli yerine oturması ve bozulmaması adına çok büyük denge kökleridir.
Ramazan Bayramı’nda oruç, Kurban Bayramı’nda kurban, rızayı ilahi çerçevesinde; Allah ile kâinat ile ve insanların bir ve bütün olabilmesi için mükemmel mükâfatlardır.
Bu mükâfatları değerlendirmek için nice kitaplar yazılmış, nice vaazlar edilmiş, nice ibadetler yerine getirilmiştir fakat gelin görün ki, böylesine güzide hasletlerimiz, hırs yüklü nefsi arzularımıza bir türlü “Dur”! diyememektedir.
Sebebi bellidir.
Aklımızı kalbimizin emrine değil, nefsimizin emrine amade kıldığımız için böyledir. Nefislerimizin yönettiği akıllarımıza göre her birimiz “mutlak haklıyızdır” çünkü.
Oysa asla “mutlak haklılık” diye bir şey yoktur. Ayrıca “mutlak haklılık” iddiası, insanı şirke götürür.
•
Öncelikle bayramı fırsat bilip, kendi nefislerimizden başlayarak, “aklımızı nefsimizle değil, kalbimizle buluşturabilmeliyiz”.
Elbet zor olacaktır ama inanın dengeler ancak böyle yerine oturacaktır.
Neyse sözün sonunu Karacaoğlan getirsin.
“Üryan geldim yine üryan giderim,
Ölmemeğe elde fermanım mı var”!







