Bu topraklarda can bulanlar can verenler
“Milli kültür, bir milletin her ferdinin damarında bir kan mirası gibi akıp gelişmedikçe, hiçbir topluluk millet olamaz”. Nihad Sami Banarlı.
Bütün çehresi ve ruhuyla biz olan bu toprakların vatan haline getirilişini, “Tevhid sancağı” altında can bulan ve can veren kahramanlarımıza borçluyuzdur.
Dünyanın hiçbir kara parçasında böylesine kutlu emellerle kurulmuş bin yıllık bir devlet yoktur. Bu sebeple de düşmanı eksik değildir.
“Haç ve Hilal” mücadelesinin tam merkezinde olan vatanımızda, milletimizin ağrına giden esas yük, ihanetçilerin içimizde, ocağımızda, bağrımızda olmasıdır.
Daha da vahimi milletin meclisi olan TBMM’de, devletin ve milletin sırtından beslenip, milletin gözünün içine baka baka; Cumhurbaşkanımıza, hükümetimize, askerimize, polisimize, bunların nezdinde devletimize ihanet edenlerin orada oturmasıdır.
¥
Cumhurbaşkanından dağdaki çobanımıza kadar biliriz ki, bir ateşle imtihan halindeyiz. Elbet imtihan kazanılacaktır. Bu topraklarda Kur’an ehli mağlup olmayacaktır.
Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yer yarılmadıkça, milli ve dini değerlerimizi kendi kendimize tarumar etmedikçe, bin yıldır süren Haçlı zihniyeti ne dışarıdaki ne de içerideki maşalarıyla birlik ve beraberliğimizi bozamayacaktır.
“Din ü devlet, mülk ü millet” diyenler hamaset yapmamaktadırlar. Birbirleriyle sıkı bağlantıları olan bu dört direk ayakta durmadan yarınlara güvenle çıkmamız mümkün değildir.
Bugün içimizdeki ve dışımızdaki düşmanların ortak hedefi, varlığımızın temeli “Din ü devlet, mülk ü millet” anlayışını yıkmaktır.
Yine “Milletimizin bölünmez bütünlüğü” kapsamına giren ve “millet-devlet” oluşumuzun ana damarlarını teşkil eden; “din, aile, irfan, dil, edebiyat, sanat, hukuk, örf, adet ve milli geleneklerimizle değerlerimizi” sıkı sıkıya korumaktır.
¥
Devlet-i Aliyye’nin sahip olduğu en geniş topraklardan bugünkü sınırlarımızın vatan edilişi; kim bilir kaç milyon faciaya, kaç milyon hadiseye, kaç milyon acıya mal olmuştur.
Belki meramımı Çanakkale gazimizin kendisinin umursamadığı şu küçük hatırası daha iyi anlatır.
“Çanakkale’de üç sene çarpıştım. 27’nci alaydaydım. İki sene Seddülbahir ve Arıburnu’nda cenk ettim. Bir keresinde üç gün, üç gece süngüyle savaştık.
Üç günün sonunda bizim bölükte yedi kişi kalmıştı. Başka bölükten 3 er daha geldi ve beni de çavuş yaptılar.
Yine Arıburnu’ndaydık durmadan ateş ediyorduk bir ara baktım tetiği çekiyorum fakat tüfeğim patlamıyor.
-‘Tam da zamanında bozuldu’ diye kendi kendime kahrettim. Yanımdaki arkadaşım, tüfekten iyi anlardı ona seslendim;
-‘Can gardaşım hele bir bak, benim tüfek bozuldu, ateş almıyor’ dedim. Arkadaşım benden yana şöyle bir baktı ve:
-‘Ne bozulması be Ahiretlik gardaşım, senin tetiği çeken parmağın kopmuş’ dedi.
Meğer biz çarpışırken bir düşman kurşunu gelip, benim parmağın yarısını alıp götürmüş”…







