--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Bir Dikili Ağacın Olsun

Hüseyin Öztürk
Hüseyin Öztürk

“Bir dikili ağacım yok” deyimi her ne kadar “Malım mülküm, evim barkım, atım arabam, eşyam yok” diyerek kimi vakit “dürüstlüğe” kimi zaman “yokluğa” vurgu yapılsa da esas olarak “tembellik ve acziyetin” ifadesidir.

Ayrıca dikili ağacın olması, yukarıda sayılanlara sahip olmak da değildir. Dikili ağacın olması; kişinin varlığının, sahip olduğu vatanının ve inanç değerlerinin tapusu demektir.

“Bir dikili ağacın olması”, inanan insanlar için Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in de buyruğu ve tavsiyesidir. “Kıyamet koparken bile elinizdeki fidanı dikiniz” buyurur.

Efendimiz böyle söylerken kastettiği;

“Mü’min umutsuz olmaz ve boş durmaz, bulunduğu ve yaşadığı çevreyi imar eder, kâinatın kendisi için yaratıldığını bilir ve bunun için kıyamete ramak kala da olsa emanete sahip çıkar” demiştir.

Yedi iklim üç kıtayı vatan edinen ve bizlere emanet bırakan atalarımız, (bugün 780 bin km’ye gerilesek de) bu inançla hareket etmiş ve insanoğlunun en iyi şekilde geçimini sağlayabilmesi, yaşadıkları yerleri ilim yuvaları yapabilmeleri adına şu üç noktaya dikkat etmişlerdir.

Yurt yaptıkları şehir ve köylerini mutlaka ormanlarla kaplı dağlara yaslamışlar, ırmak ve nehirlerden azami ölçüde istifade ederek, şehirlerini akarsuların çevresine kondurmuşlar, kenardaki akarsulara da hâkim olacak şekilde ovayla irtibatlandırmışlardır.

Aşılmaz dağlar, yaylalarla ve yollarıyla birbirlerine bağlanmış. İpek yolları, kervan yolları, ordu yolları; şehirleri, köyleri birbirine bağlayacak şekilde belirlenmiş, yine aynı güzergâhlar, yolcuların ve kervanların güvenliğini sağlamak amacıyla tekkelerle, zaviyelerle donatılmıştır.

Bunlar bir hamaset yahut hayal temelli şeyler değildir. Yurdumuzun hangi köşesine gidersek gidelim, memleketimizin tarihini, kültürünü, insanını ötelemeden tanıyabilirsek, sadece insanların değil, coğrafyanın da konuştuğunu görebiliriz.

Kıyamete koşar adımlarla gittiğimiz için acele yaşıyor, hızlı tüketiyor, sahip olduklarımıza şükür yerine, sahip olamadıklarımızın hırsıyla ömrümüzü törpüleyerek harcıyoruz.

Oysa dünyanın en güzel coğrafyasına sahibiz. Mayamızın karıldığı doğduğumuz ve doyduğumuz yerleri sever ve sahiplenebilirsek, dünyanın en güzel yeri olduğunu görebiliriz. 

Kıyamet koşusundaki yerimizi almak için bu duygularımızı öteleyerek hep garantisi olmayan gelecek zamanlara erteliyoruz.

Bu sebeple de ülkemizden ve doğduğumuz memleketimizden mümkün mertebe habersiz yaşıyoruz.

Şimdiye kadar söylediklerim kendimeydi. İsteyen dostlar şahsıma yaptığım bu serzenişimi, kendi üzerlerine alabilir ve yanıma yoldaş olabilirler.

Kendime böyle kızdıktan sonra şöyle bir karara vardım.

Fırsat ve imkân buldukça, ülkemi tanımak için iş yahut özel seyahatlerde, bilinen yolları değiştirerek menzilime gidip gelmeliyim.

Temmuz ve Ağustos ayı içerisinde kısa aralıklarla Köroğlu’nun diyarı Bolu “Aladağlar” ile Efeler diyarı İç Ege’nin altı da üstü de zengin “Murat Dağı” ve civarına seyahatim oldu.

Devamı yarına.

 

Hüseyin Öztürk Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle