• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Halit Kanak
Halit Kanak
TÜM YAZILARI
15 Haziran 2019

Hz. Osman'ın (r.a.) şehâdeti 17 Haziran 656

Enes bin Mâlik (r.a.) Hazretleri Buyurdular; Resulullah (s.a.v.) yanlarında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman (radıyallahu anhüm) oldukları halde Uhud Dağına çıkmışlardı ki, dağ muhabbetten sallanmaya başladı.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) mübârek ayağı şerifleri ile dağa vurdu ve buyurdu ki, "Sabit ol yâ Uhud. Senin üzerinde bir Peygamber, bir Sıddîk, iki şehid vardır." Ve Uhud sallanmayı durdurdu.

Abdurrahman bin Sümre ( r.a.) anlatıyor. Ceyş-i Usret'de (Tebük Gazâsı) Hz. Osman bin altınla geldi Resulullah'ın (s.a.v) kucağına altınları döktü ben gördüm. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) mübârek elini altınların içine sokup karıştırdı ve " Osman'a bundan sonra yaptıkları zarar vermez" buyurdu.

Allah-u Teâlâ da Cebrâil Aleyhisselâm'la, "Allah yolunda mallarını sarf eden kimseler, dağıttıkları şeyler ile karşısındakileri ezâda ve minnette bırakmazlar. Onların ecrini onların Rabbi verir. Onlar için korku ve üzüntü yoktur" meâlindeki Âyet-i Kerîmeyi gönderdi.

Asr-ı Saâdet döneminde İslâm dini hızla yayılmaya başlayınca, her taraftan insanlar Medine-i Münevvere'ye gelmeye başladılar. Mescid-i Nebî dar olduğu için gelenler sahrada çadır kurmaya başlayınca, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu; "Her kim bu bizim mescidimizi bir zrâ dâhi büyütürse Cennet onun içindir."

Hemen Hz. Osman (r.a.) atılarak "Yâ Resûlallah, benim malım mülküm sana fedadır, ben kemter kölen genişleteyim" dedi.

Sonra kırk zrâ (bir ölçü birimi) genişletti. Bunun üzerine Allah-û Teâlâ, "Allah-û Teâlâ'nın mescidlerini, ancak Allah'a ve âhiret gününe inanan, namaz kılan, zekât veren ve yalnız Allah-û Teâlâ'dan korkan kimseler tâmir eder. Bu vasıftaki kimselere Cennete götürecek amelleri yapmak lâzım olur" Meâlindeki Tevbe Sûresi onsekizinci Âyet-i Ķerimesini gönderdi.

Yine İslâm Âlimlerinin bildirdiklerine göre, meâl'i şerifi "Mallarını cihâd ve hayr işlerinde Allah için harcayanlar..." olan Bakara Sûresi'nin 262. Âyet-i Kerîmesi, Hz. Osman ile Abdurrahman bin Avf Hazretlerinin şânı şerifleri için nâzil olmuştur.

İşte bütün bunları bizzat şahsında yaşayan Osman bin Affân (r.a.), Peygamber Efendimiz'in dünyaya teşriflerinden birkaç yıl sonra doğdular.

Annesi Ervâ bint-i Küreyz, Peygamber Efendimiz'in halaları Beyzâ Annemizin kızıdır. Hz. Osman ilk Müslümanlardandır ve Peygamber Efendimiz'in iki kızıyla evlendiği için "Zinnûreyn" unvanını almıştır. (Önce Rukiyye annemizle evlenmiş, o vefât edince de Ümmü Gülsüm annemizle evlenmiştir.)

615 yılında Rukiyye annemizle, toplamda 5 kadın ve 10 erkekten oluşan kafile ile Habeşistan'a hicret etmiştir. (İkisi Habeşistan biri Medine olmak üzere üç defa hicret etmiştir.)

644 yılında "Halife" oldu 12 yıl görev yaptı. Zamanında büyük fetihler gerçekleşti, fetihler için ana Karargâh olarak kullandığı Kûfe Şehrine vali olarak Muğire b. Şu'be'yi görevden alarak Sâ'd bin Ebi Vakkas'ı 645' de getirdi. Ermenistan, Horasan, Kuzey Afrika, Kıbrıs, Trablus, Taberistan'ı, Tâmis ve Cürcan'ı fethetti.

656 yılına gelindiğinde, İslâm Halifesi Hz. Osman ( r.a.), Abdullah b. Sebe adlı Yahudinin kışkırtmasıyla evi 22 gün muhasaradan sonra 17 Haziran'da Cuma günü çok sevdiği Kur'ân-ı Kerim’i okurken şehid edildi.

ABDULLAH B. SEBE

Abdullah b. Sebe, Yemen'in Sana şehrinin doğusunda Humeyri Kabilesinden bir Yahudi.

Hz. Osman (r.a.) zamanında Müslüman oldu, sonra döndü.

İbn' üs Sevda es Sebeî, İbn Vehb b. Sebâ adlarıyla da bilinen Abdullah b. Sebe, Şii Sebeiyye mezhebini kurarak sapık fikirlerini yaymaya başladı.

Önce, Ehl-i Sünnet akâidine ters olan Peygamber Efendimiz'in yeniden dünyaya döneceği fikrini yaymaya çalıştı. Arkasından İslâm Ümmetinin arasına nifak sokarak birbirine düşürdüğü ve günümüzde de söndürülemeyen fitne ateşini yaktı.

Asılsız iddiası şuydu. Peygamber Efendimiz'in yerine Hz. Ali geçmesi gerekirken, Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer halife olarak Hz. Ali'ye büyük zulüm yapmışlardır, Hz. Osman da öyledir ve öldürülmesi gerekir.

Hicaz bölgesinde bu söylentileri çıkarmış, taraftar bulamayınca Basra ve Şam'a gitmiş ilgi görmeyince Mısır'a geçmiş ve orada kendine taraftar bulunca çalışmalarını orada yoğunlaştırmıştı.

Çıkardığı fitnelere yenisini ekliyor, sürekli yeni dedikodular üretiyordu. Şimdiki iddiası ise Hâlife'nin yapmış olduğu atamalara karşı çıkıyor, Hâlifeyi akraba eş dost kayırmacılığı ile suçluyordu.

Diğer taraftan da, hemen hemen her şehirde edindiği bir kaç taraftarına mektup yazdırmak suretiyle fitneye devam ediyordu.

"Bizde İslamiyet nâmına bir şey kalmadı. Valimiz şarap içiyor, namaz kılmıyor, zinâ yapıyor."

Abdullah b. Sebe'nin talimatıyla her şehirden Yahudiler birbirlerine bu şekilde mektuplar yazıyor ve mektubu alan kişi bunu camilerde yüksek sesle okuyordu. Arkasından "Bu nasıl bir iştir Hâlifemiz uyuyor mu" diye halkı kışkırtıyorlardı.

Medine’deki Yahudiler de, "Halifemiz yoldan çıktı, bizde İslamiyet kalmadı" türünden mektupları diğer şehirlere gönderiyordu. Bunu duyan Müslümanlar ümitsizliğe kapılıp galeyâna geliyor, bir kısmı da "Başka şehirler dinden dönmüş, kâfir olmuş ama elhamdülillah bizim burası iyi hâlâ ibâdetlerimizi yapıyor, İslâm’ı yaşıyoruz" diyordu.

İbni Sebe'nin idâre ettiği bu şeytani propaganda hat safhaya ulaşınca, tahammülü kalmayan Medine Müslümanları Hz. Osman'a gelerek "Sen uyuyor musun? Suriye, Mısır ve Irak kâfir oldu, sen ne yapıyorsun?" dediler. Hâlbuki Hâlife Hz. Osman yapılan dedikoduları yerinde incelemek üzere müfettişler tayin etmiş, (Muhammed b. Mesleme'yi Kûfe'ye, Usâme b. Zeyd'i Bara'ya, Abdullah b. Ömer'i Şam'a, Ammar b. Mısır'a göndermişti) onlar vasıtasıyla İslâm şehirlerinden haberler alıyordu.

Hz. Osman (r.a.) onlara:

"Böyle bir şey yok olamaz. Ben bu şehirlerden haber alıyorum, bu münâfıkların oyunudur bizi birbirimize düşürmeye çalışıyorlar. İsterseniz sizin de güvendiğiniz birkaç kişiyi bu memleketlere yeniden gönderelim onlar bunun doğru olup olmadığını bize bildirsinler" diyordu.

İçlerinde Ebû Hureyre'nin de (r.a.) bulunduğu bir heyet seçildi Basra, Irak, Suriye ve Mısır'a kadar gidip olayı incelediler.

Dönüşte heyettekiler, "Her tarafta İslâm kânunu geçerlidir, Mısır Valisi hariç diğer bütün valiler çok iyi Müslümandırlar" şeklinde raporlarını bildirdiler. Zaten Mısır Vâlisi Abdullah n Sa'd b.Ebi Serh, Medine’ye giderek kendisini Hâlifeye şikâyet eden bir heyeti Abdullah b. Sebe'nin emriyle Mısır'a dönüşlerinde tamamına yakınını öldürmüştü.

Bunun üzerine Müslümanlarla istişâre eden Hz. Osman, Hz. Ebûbekir'in oğlunu Mısır'a Vali olarak tayin etti .(Zaten Hz. Talha b. Ubeydullah, Hz. Aişe (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.) Hz. Osman'a giderek valinin görevden alınarak cezalandırılmasını istemişleri.) O da göreve başlamak üzere yola çıkmaya hazırlanıyordu. Ancak, Hz. Ebûbekir’in oğlu Muhammed'in Mısır'da kendi saflarına aldıkları valinin yerine atanması, Yahudi Abdullah b. Sebe ve adamlarını harekete geçirmiş, onlar da yeni bir oyunu sahneye koymuşlardı.

Buna göre, yeni vali yola çıkınca daha önce hazırladıkları ve Halife'nin mührünü taşıyan (daha sonra Mervan b. Hakem'in yazdığı anlaşılan) mektubu verdikleri bir münâfık, rolü gereği yolda yeni valinin küçük grubuna yetişecek ve ıssız yolda kendisine kafiledekiler tarafından mutlaka sorulacak olan "nereden gelip nereye gidiyorsun" sorusuna Mısır Valisine Halife'nin mektubunu götürdüğünü söyleyecek ve yanındaki mektubu yeni valiye gösterecekti.

Öyle de yaptı, kafiledekilerin böyle bir mektup karşısında meraklanmaları ve şüpheli hareketler taşıyan şahısın taşıdığı mektubu okumaları fâciayı tetikledi.

Çünkü mektupta, Mısır Vâlisine hitâben yazılmış yazıda yeni atanan Vali Muhammed'in Mısır'a ulaşır ulaşmaz öldürülmesi isteniyordu.

Kâfile hışımla geri döndü. Doğruca mescide giden Hz. Ebûbekir’in oğlu Müslümanlara hitâben; "Siz bu Hâlifeyi görüyor musunuz? Beni Mısır'a Vâli tayin ediyor, arkamdan da öldürülmem için mektup yazıyor."

Bunu duyan bir grup Müslüman derhal Hz. Osman'a gidip bu olayı sorduklarında, Hz. Osman; "Vallahi ben böyle bir şey yazmadım, haberim yok" dedi.

Fakat iş işten çoktan geçmiştir. Çünkü Müslümanların büyük bir kısmı bu oyuna inanmıştır. Bu arada yaptığı planı uygulamak üzere Mısır'a gelen Abdullah b. Sebe de hiç vakit kaybetmeden kendisinin kumanda ettiği, birçoğu Yahudilerden oluşan bir orduyla Medine'ye gelmiş ve şehri işgal etmiş, bununla birlikte Hz. Osman'ın evini muhasara altına alarak giriş çıkışları yasaklamıştı.

Hz. Osman ise ne asilerin haksız taleplerini kabul ediyor, ne de sahabelerin asileri savaşarak Medine’den çıkarma tekliflerini kabûl ediyordu. Hatta Peygamber şehrinde kan dökmenin büyük saygısızlık olduğunu düşünüyor ve bunu başlatanın kendisi olmayacağını söylüyordu ve Hz. Aişe'nin (r.a.) rivâyet ettiği, Peygamber Efendimiz'in kendisi için söylediği şu Hadis-i Şerifi hiç aklından çıkarmıyordu; "Yâ Osman, belki Allah (c.c.) sana bir gömlek giydirir, münâfıklar senden onu çıkarmak istediklerinde onu, bana kavuşuncaya kadar sakın çıkarma." Hz. Osman "Resulallah (s.a.v.) benimle ahitleşmiş söz üzerinde sabretmekteyim" diyordu.

Akabinde ise, asiler Hz. Ebûbekir’in oğlu Muhammed'i Hz. Osman'ın kendisini öldürtmek istediğine inandırırlar. Hz. Ebûbekir'in oğlu kuşatmanın 22. gününde isyancılarla birlikte Hâlife'nin evine hesap sormaya gider, kapıda Hz. Âli'nin yerleştirdiği muhafızlarla karşılaşınca, (Hz. Ali bu nâzik durum karşısında Hâlifeye bir zarar gelmesin diye, başta Hz. Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz olduğu halde birkaç genci silahlandırmış ve Hz. Osman'ın evinin önüne nöbetçi koymuştu) bitişikteki evlerden birinin duvarını delerek içeriye sızarlar. Hz. Osman, kendini adadığı, o çok sevdiği yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerim'le baş başa, kendinden geçmiş bir şekilde mânevî hazla okuyordu. Hz. Ebûbekir’in oğlu, Hz. Osman'ı öldürmek için (çünkü Abdullah b. Sebe öyle demişti. "o seni öldürtmeden, sen onu öldür") sakalından tutar.

Hz. Osman O'na; "Şâyet baban hayatta olup, seni bu halde görseydi, ne düşünürdü" deyince, Muhammed'i bir titreme alır ve hızla evden uzaklaşır. Fakat birlikte geldikleri gruptaki Yahudiler, okuduğu Kur'an'a bir tekme vururlar (Müslüman bunu yapmaz) ve Hâlifeyi orada şehid ederler.

Kargaşa, Hz. Osman'ın şehid edilmesinden sonra Hz. Ali zamanında da devam eder. Çünkü fitneciler iş başındadır.

Medine’deki İslam ordusu, hac için Mekke’ye gittiğinden güyâ Mısır’dan gelen bu Yahudi ordusu Hz. Ali'yi (r.a.) koruma görevini üzerine alır.

Ama bu fitne ordusu kısası tatbike izin vermezler. Yani Hz. Osman’ın katilinin yakalanıp, öldürülmesini istemezler. Bunun üzerine ne yapacağını bilmeyen Hz. Ali (k.v.) bekler. Yahudiler, bununla iktifa etmeyip, fitne fesatlarına devam ederler.

İslam Devleti’nin her tarafına mektuplar yazıp şöyle propaganda yaparlar:

“Halife öldürüldü. O’nun yerine geçen yeni Hâlife, yâni Hz. Ali (k.v.), kısas tatbik etmek istemiyor; işte bunun için, yeni hâlife'nin emirlerini dinlemeyiniz. Bu hususta kesin delillerimiz vardır.”

Hatta Hz. Aişe’nin (r.a.) ağzından,

“- Ey Müslümanlar! Hz. Ali’ye isyan ediniz” şeklinde mektuplar yazılır.

Daha sonra Hz. Aişe’ye:

“Sen böyle mektuplar yazdın mı?” diye sorulduğunda, O:

“- Vallahi, ben hiçbir zaman böyle şey yazmadım” demiştir. Ve böylece aynı komplo devam eder.”

656 yılında cereyan eden bu elîm olaydan yaklaşık 400 yıl sonra 1055' te yine buna benzer bir hâdise yaşananacaktı ki, Selçuklu Sultânı Tuğrul Bey ve kardeşi Çağrı Bey buna engel olmuşlar ve fitneyi kökünden kazımışlardı.

Bu tarihlerde Sünni İslâm dünyası büyük bir kriz içerisindeydi. Kahire'de ki Şii Fâtimî Sultânına bağlı Şii Büveyhî'ler batı ve orta İran ile, Irak'ta hâkim olmuşlar, Abbasi Hâlifesini ellerinde oyuncak etmişlerdi.

Büveyhî Hükümdarı, Hâlifeyi azleder, yeri gelir katleder, yalnızca tâbii olduğu Fâtimî İmparatorunun adına hutbe okutturmaz, Sünnî Müslümanların (bölgenin % 90'ı) isyânından çekinilirdi.

İşte Tuğrul Bey, İslâm Dünyası'nı bu durumdan kurtarmak için harekete geçti.

1055 yılında Hac yolunu tamir etmek ve güvenliğini tesis etmek maksadıyla Türk Ordusunu Irak'a soktu.

Büveyhî'ler Hâlife Kaaim Bâkibillah'ı (doğumu 1001, hilâfete geçişi 1037, ölümü 1075) otoritesini kullanarak buna engel olması için tehdit ettiler ve Fâtimî Sultânından imdat istedilerse de, Tuğrul Bey, halkın çılgınca tezahüratıyla 25 Aralık Cuma günü Bağdat'a girdi.

Hâlife hutbe de kendi ismiyle birlikte Türk Hâkanı'nın ismini de okuttu. Dört ay sonra da Tuğrul Bey'in kardeşi Çağrı Bey'in kızı Hatice Aslan Hatunla evlendi Hâkân'ın dâmâdı oldu. (Tuğrul Bey'in çocuğu yoktu.)

İslâm Coğrafyası rahat bir nefes aldı ve İlhanlı hükümdarı Hülâgü 1258 yılında Bağdat'a girene kadar Hilâfet merkezi Bağdat oldu. Bu tarihten sonra Yavuz Sultân Selim'e kadar Kahire Hilâfet merkeziydi..

Günümüzde de zaman zaman emperyalist güçlerin mudâhalesi, terör veya fitneci gurupların ortaya çıkmasıyla bâdireler atlatan İslâm Coğrafyasını, Ümmet-i Muhammed'i Rabbim korusun ve muhafaza etsin, kan ve gözyaşı dinsin inşaallah..

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23