Süleyman Arslan '19 Mayıs'ı nasıl okumalıyız?' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
İşte Süleyman Arslan'nın kaleme aldığı o yazı;
Din ve Vatan Uğruna Çıkılmış Tarihî Bir Yolculuk
Her sene 19 Mayıs geldiğinde, üzerine söylenen sözler bir çığ gibi büyür. Kimi şahıslar üzerinden konuşur, kimi siyasî kamplaşmaların malzemesi yapar. Bu yazının maksadı ise, 19 Mayıs’ı niyet okumalarına, şahıs övgüsü veya yergisine girmeden din ve vatan uğruna çıkılmış bir yolculuk olarak ele almaktır. Zira hukuken geçerli olan zahirde görünendir; hadisenin kurucu vesikaları, ona şahitlik edenlerin kendi kelimeleridir. Kurucu liderlik hukukî meşruiyetini bu beyanlardan almıştır. Millet de kurucu liderinin sözlerinin doğru olduğunu kabul etmek durumundadır. Kuruluş değerlerimizin korunması açısından bu ifadeler vazgeçilmez delillerdir.
Yolculuğun Amacı
19 Mayıs’ta Samsun sahiline çıkışla nihayetlenen bu yolculuğun amacı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci içtimaında, 24 Nisan 1336 (1920) Cumartesi günü Mustafa Kemal Paşa’nın kürsüden okuduğu ve meclis tutanaklarına geçen şu cümlelerde açıkça ifade edilmiştir:
İtilaf donanmaları İstanbul’a girdikten sonra ateşkes antlaşmasının hükümleri bir tarafa bırakıldı; gün geçtikçe artan bir şiddetle, saltanat hakları, hükümetin gururu, millî onurumuz hiçe sayıldı. İtilaf heyetinden gördükleri özendirme ve koruma sayesinde Osmanlı uyruğundaki Müslüman olmayan unsurlar her yerde küstahça saldırılara başladılar.
Meclis-i Mebusan’ın feshi, kuvvetini milletten almayan hükûmetlerin sık sık değişmesi ve halkın vicdanından doğan millî birlik uğrundaki çalışmaların üzücü bir şekilde siyasî ihtiraslara kurban edilmesi yüzünden dünyaya karşı millî varlığımız duyurulamadı.
Yabancı kuvvetlerin işgali altında inleyen başkentimizde kan ağlayan bütün onurlu kişiler, millet aydınları, din ve devlet hizmetlerinin önde gelen kişileri, büyük hilâfet ve saltanat makamı millî bağımsızlığımızın bu tehlikeli durumdan kurtarılmasının ancak millî vicdandan doğan birliğin azim ve iradesine bağlı bulunduğuna iman getirdiler. Fakat İstanbul’un baskı ve işgal altında bulunması sebebiyle millî onuru korumaya maddeten olanak kalmamıştır.
İşte bu sırada idi ki, Anadolu’ya sivil ve askerî vazifelerle görevli olmak üzere ordu müfettişliğine tayin edildim. Bu teveccühü din ve millete hizmet etmek için en büyük bir mazhariyet-i ilâhiye olarak gördüm.
Millî vicdanın yüce iradesine bağlı kalarak, milleti bağımsız ve vatanımızı düşmandan korunmuş görünceye kadar çalışmak ahdiyle 16 Mayıs 1335 günü İstanbul’dan ayrıldım. Samsun’da işe başladım.
Yolculuğun Mahiyetini Bizzat Tarif Eden Cümle
Bu yolculuğun mahiyetini, üzerine binlerce satır söz söylenmiş olsa dahi, en sarih şekilde ifade eden ifade şudur:
“Bu teveccühü din ve millete hizmet etmek için en büyük bir mazhariyet-i ilâhiye olarak gördüm.”
Mustafa Kemal Paşa’nın kurucu Meclis’in huzurunda, milletin vekillerine hitaben söylediği bu cümle, üzerinde dikkatle durulması gereken bir vesikadır. Çünkü:
Bir, yolculuk “din ve millete hizmet” çerçevesinde tarif edilmektedir. Salt bir askerî vazife, salt bir siyasî intikal, salt bir memuriyet olarak değil; doğrudan din ve millete hizmet olarak tarif edilmiştir.
İki, bu vazife “en büyük bir mazhariyet-i ilâhiye” olarak nitelenmektedir. Mazhariyet-i ilâhiye, doğrudan Cenâb-ı Hak’tan gelen bir ihsan ve tecelli demektir. Bir vazifeyi bu mertebede tarif etmek, onun mahiyetini sıradan bir görevden çıkarıp manevî bir vazifeye yükseltmektir.
Üç, bu telakkî, sonradan üretilmiş bir izah değildir. Bizzat 24 Nisan 1336 (1920) günü, kurucu Meclis’in huzurunda, o günkü hâlin açıklanmasıdır.
İşte bu beyandır ki, Mustafa Kemal Paşa’nın kendisine de kurucu liderlik vasfını kazandırmıştır. Kurucu Meclis, kendisini bu cümlelerle anlatan liderine itimad etmiş; bu cümlelere dayanarak liderliğini tasdik etmiştir. Paşa’nın kurucu liderliği, salt askerî kudretine veya siyasî maharetine değil; vazifeyi “din ve millete hizmet” çerçevesinde tarif eden, onu “mazhariyet-i ilâhiye” olarak telakkî eden bu kurucu beyanına dayanmıştır.
Niçin Din ve Vatan Uğruna?
Bu yolculuğun niçin din ve vatan uğruna çıkıldığını anlamak için, o günkü vaziyetin manevî mahiyetine bakmak gerekir.
Birincisi, milletin kendi kendisini tarifi din ekseninde idi. Hakk’a tapan milletimiz, kendi varlığını imanından ayrı düşünmemişti. Bu milletin asırlarca üzerinde durduğu temel, “lâ ilâhe illallah”tır. Allah’tan başka tabi olacağı hiçbir irade tanımamıştır. Vatan, bu temelin üzerine kurulmuş manevî bir binadır. Vatan kaybedilirse mâbed kaybedilir; mâbed kaybedilirse milletin kendisi kaybedilir. Bu sebeple bu millet için vatan müdafaası ile din müdafaası birbirinden ayrı düşünülemez.
İkincisi, işgalcilerin niyetinde vatan toprağını işgal olduğu gibi, manevî müktesebâtı dağıtma maksadı da vardı. Ayasofya’ya çan asılması teşebbüsünden, Anadolu içlerine kadar gönderilen misyoner faaliyetlerine, Pontus ve diğer ayrılıkçı teşkilatların gayretlerine kadar her tezahür, doğrudan bu milletin manevî varlığını hedef alıyordu. Mücadele, sadece toprak kurtarma mücadelesi değil; bir milletin kendi olarak kalma mücadelesiydi.
Üçüncüsü, milletin elindeki tek sermaye îmânı idi. Topu, tüfeği, donanması, hazinesi alınmış bir millete kalan şey vicdânıydı, îmânıydı, “ya istiklâl, ya ölüm” diyebilen manevî kuvvetiydi. Bu kuvvet, dinî bir kuvvetti.
İman Dolu Anadolu
Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’nun vilâyetlerini, kazalarını, hudut boylarını dolaştıktan sonra milletin hâlini şu cümlelerle tarif eder:
Sonuç olarak açık bir şekilde görülüyor ki, millet baştan aşağı uyanık olup devlet ve milletin bağımsızlığı ile yüce saltanat ve hilâfet hakkının korunması için kesin kararlı ve îmân ile dolu bulunuyor.
Burada anahtar kelime “îmân”dır. Millet, istiklâl mücadelesini bir refleks veya bir öfke ile değil, bir îmân vecîbesi olarak yürütmektedir. Çünkü bu millet, kendi varlığını ve hukukunu, Hak yolunda yürüme vazifesinden ayrı düşünmemektedir.
Aynı konuşmada başkentteki milletin durumu da şöyle ifade edilmişti:
Yabancı kuvvetlerin işgali altında inleyen başkentimizde kan ağlayan bütün onurlu kişiler, millet aydınları, din ve devlet hizmetlerinin önde gelen kişileri… millî bağımsızlığımızın bu tehlikeli durumdan kurtarılmasının ancak millî vicdandan doğan birliğin azim ve iradesine bağlı bulunduğuna îmân getirdiler.
Kurtuluşun kaynağı sarahatle gösterilmiştir: Millî vicdandan doğan birlik. Bu birlik, dış bir tasarrufla değil, milletin kendi vicdanından doğmaktadır. Ulemânın, münevverlerin, din ve devlet hizmetinde sözü geçen zevâtın hepsi bu hakikate “îmân getirmişlerdir.” Yani 19 Mayıs yolculuğunun arkasındaki manevî müzâheret, dağınık ve şahsî bir kanaat değil; cumhûr-u İslâm’ın müşterek îmânıdır.
Kurucu Liderlik ve Kurucu Millet
Burada üzerinde durulması gereken hassas bir mesele vardır: Mustafa Kemal Paşa’nın 24 Nisan 1336 (1920) konuşmasındaki beyanları ile sonraki dönemde, bilhassa 1927’de okunan Nutuk arasında bazı muhteva farklılıkları ortaya çıkmaktadır. Bu farklılıkların ne tarafından okunması gerektiği, sıradan bir tarih meselesi değil; doğrudan kurucu meşruiyet meselesidir.
Bu noktada esas alınması gereken hakikat şudur: Kurucu Meclis’in huzurunda söylenen, kurucu Meclis’in tasdik ettiği, kurucu Meclis’in zabıt cerîdesine geçen beyanlardır. Çünkü:
Bir, kurucu liderlik, kurucu Meclis tarafından bu beyanlara istinaden tasdik edilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, “din ve millete hizmet” mihverinden konuşan bir lider olarak kabul edilmiş; “mazhariyet-i ilâhiye” çerçevesinde vazife telakkîsi olan bir önder olarak Meclis’in itimadına nail olmuştur. Kurucu liderliğin meşruiyet zemini, bu beyanlardır.
İki, kurucu millet, bu beyanların mihverini kendi vicdanıyla tasdik etmiştir. Anadolu’nun her köşesinden gelen tebrik telgraflarında, milletin kurucu Meclis’e gönderdiği müzâheret mesajlarında, ulemânın ve eşrafın takdimlerinde, milletin sahip çıktığı çerçeve bu çerçevedir. Sonraki dönemde değişen anlatılar, milletin nezdinde bu kurucu kabulün yerini almamıştır.
Üç, Nutuk gibi sonraki metinlerle kurucu beyanlar arasında farklılık ortaya çıktığında, hukukî ve manevî olarak esas alınması gereken kurucu metinlerdir. Çünkü kurucu meşruiyetin kaynağı, sonraki açıklamalar değil, bizzat kurucu safhada söylenip kayda geçirilen sözlerdir.
Dört, bu millet, bugün hâlâ bütünleşebilecekse, bu ancak kurucu beyanların ortak zemininde mümkündür. Çünkü kurucu beyanlar, sonraki dönemlerde ortaya çıkan kamplaşmalardan önce söylenmiş, milletin tamamının üzerinde birleştiği sözlerdir. “Din ve millete hizmet” çerçevesi, “mazhariyet-i ilâhiye” telakkîsi, millî vicdana bağlılık ahdi — bunların hiçbiri belirli bir grubun kendi yorumu değil, kurucu Meclis’in resmî zabıt cerîdesinde duran müşterek mihverdir.
Bu mihveri tekrar gözetmek, milleti yeniden bütünleştirecek olan zemini hatırlamaktır. Sonraki dönemlerin getirdiği yorumlar, tartışmalar, niyet okumaları bu zemini örtmüştür; fakat ortadan kaldırmamıştır. Kurucu beyanlar, Meclis tutanaklarında sabittir; bu millet onlara dönerek kendi kurucu birliğini yeniden bulabilir.
Yolculuğun Asıl Faili ve Asıl Lideri
Bütün bu vesikaların ışığında, 19 Mayıs yolculuğunun asıl faili ve asıl lideri açıklık kazanır.
Asıl fail, Hakk’a tapan millettir. Vicdânıyla, îmânıyla, mukaddesâtıyla harekete geçen, devletin resmî zatlarının vazifelerini ifa edemediği bir vakitte kendi sermayesini ortaya koyan millettir. Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat ifade ettiği üzere:
Hayatım ve şahsiyetim kendi malı olan necîb ve mazlûm milletimizin bu haklı talebi üzerine artık benim için en mukaddes vazife millî iradeye bağlılığı her şeyin üstünde görmektir.
Paşa’nın liderliği, millet tarafından, kurucu Meclis tarafından, kurucu beyanları üzerinden tasdik edilmiştir. Millet asıl fail, Paşa ise bu failin kurucu temsilcisidir. İkisi de aynı manevî zeminden — din ve vatan uğruna mücadele zemininden — beslenmektedir.
19 Mayıs’ı Nasıl Okumalıyız?
Bütün bu vesikaların ışığında, 19 Mayıs’ı şu çerçevede okumak gerekmektedir:
Bir, 19 Mayıs bir karaya çıkış romantizmi değil; din ve vatan uğruna çıkılmış bir yolculuğun başlangıç tarihidir.
İki, bu yolculuğun mahiyeti, bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın kurucu Meclis huzurundaki diliyle “din ve millete hizmet” olarak tarif edilmiş; vazifenin kendisi “en büyük bir mazhariyet-i ilâhiye” olarak telakkî edilmiştir.
Üç, yolculuğun asıl faili Hakk’a tapan millettir; lideri ise bu milletin talebine kulak veren, onun manevî zeminine sadık kalan Mustafa Kemal Paşa’dır. Bu liderlik, kurucu Meclis tarafından bu beyanlar üzerinden tasdik edilmiş kurucu liderliktir.
Dört, kurucu Meclis huzurunda söylenen beyanlar ile sonraki dönemde üretilen anlatılar arasında farklılık olduğu hâllerde, kurucu millet ve kurucu Meclis açısından esas alınması gereken, milletin nezdinde geçerli olan, milleti yeniden bütünleştirebilecek olan kurucu beyanlardır.
Beş, kurucu Meclis’in ve Millî Mücadele kadrolarının meşruiyeti, salt bir siyasî tasarruftan değil; din ve vatan uğruna mücadelenin manevî kaynaklarından gelmektedir. Bu kaynak, kurucu meşruiyetin asıl dayanağıdır.
Altı, bu kurucu kaynak, sonraki bütün anayasal tasarrufların ve siyasî müesseselerin de dayandığı zemindir. Hakk’a tapan milletin hukukunun korunması, bu zemine sadâkatten ayrı düşünülemez.
Sonuç: Kuruluş Değerlerimize Sadâkat
Bir milletin kuruluş değerleri, sonraki dönemlerin değiştirdiği veya örttüğü anlatılarda değil; kurucu safhanın bizzat söylediği beyanlardadır. Bu millet, bugün hâlâ bir araya gelebilecekse, bu ancak kuruluş değerlerine dönerek mümkündür.
Kuruluş değerlerimiz, kurucu Meclis’in tutanaklarında sabittir. Din ve vatan uğruna mücadelenin manevî mihveri, mazhariyet-i ilâhiye telakkîsi, millî vicdana bağlılık ahdi, Hakk’a tapan milletin kurucu fail oluşu — bütün bunlar kuruluş zamanının ortak müktesebâtıdır. Bu müktesebâta sadâkat, milletin kendi kendisine sadâkatidir.
19 Mayıs’ı bu çerçevede hatırlamak ve anmak, kuruluş değerlerimize sadâkattir. Hakk’a tapan milletin hukukunun korunmasının zemini, bu sadâkattir.
Cenâb-ı Hak, bu milleti kendi kuruluş değerlerine vefâkâr bir millet olarak dâim kılsın.
Âmin.
Not: Bu yazıda iktibas edilen cümleler, Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Cerîdesi’nin Devre 1, Cilt 1, İçtima Senesi 1, İkinci İçtima (24.4.1336 Cumartesi) tutanağından alınmıştır.