Viyana’ya dönüş: Diplomasi mi, zaman kazanma hamlesi mi?
Viyana’ya dönüş: Diplomasi mi, zaman kazanma hamlesi mi?
MEHMET KOÇAK
Tarih bazen tekerrür etmez; fakat aynı sahneyi farklı aktörlerin benzer rollerle yeniden kurduğunu görürüz. ABD ile İran’ın yıllar sonra yeniden Viyana’ya dönmesi de tam olarak böyle bir tabloyu andırıyor.
Şöyle ki:
2015’te P5+1 ülkeleri ile İran arasında imzalanan ve kamuoyunda “nükleer anlaşma” olarak bilinen Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA), yine Viyana’da tarihe geçmişti. O gün için diplomasinin en önemli başarılarından biri olarak görülmüştü.
Çünkü savaş ertelenmiş, yaptırımların gevşediği ve de İran’ın uluslararası sisteme kısmen entegre edildiği bir dönem başlamıştı.
Ancak bu bahar kısa sürdü. Trump yönetiminin anlaşmadan tek taraflı çekilmesi, sadece İran’ı değil, küresel güç dengesini de sarstı.
Yaptırımlar geri döndü. İran uranyum zenginleştirme kapasitesini artırdı.
Bölgesel tansiyon Irak’tan Suriye’ye, Lübnan’dan Körfez’e kadar yayıldı ve Siyonist İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan ve ABD’nin de İsrail’in ısrarlı çağrısıyla müdahil olduğu 12 gün süren savaş yaşandı.
…Ve şimdi;
Tarafların benzer başlıkları tartışmak üzere 4’üncü dolaylı görüşmeler için, yeniden Viyana’da bir araya gelmeye hazırlanıyor olmaları, aslında uluslararası siyasetin döngüsel doğasını da hatırlatıyor.
ABD Başkanı Trump’ın ilk anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmesi ve yıllar sonra tekrar aynı konular üzerinde benzer bir anlaşma için müzakere etmek üzere ilk anlaşmanın imzalandığı Viyana’ya dönülmesi, küresel diplomasiye olan güveni de sarsmış oldu.
Özellikle İran nükleer anlaşmasının (JCPOA) imzalandığı yer olarak hafızalarda kalan Viyana’da tekrar bir anlaşma olur beklentisi olsa da; bugün maalesef o atmosfer yok.
*
Bilgiler ve göstergeler, savaşa işaret ediyor…
İran ile ABD arasındaki kriz, yalnızca nükleer dosyadan ibaret değil. Bu dosya, aslında onlarca yıllık karşılıklı kuşkunun, yaptırımların ve bölgesel hesaplaşmaların sembolü hâline gelmiş durumda.
Bir tarafta yaptırımların kaldırılmasını ve ekonomik nefes almayı öncelik gören Tahran; diğer tarafta İran’ın nükleer faaliyetlerini kalıcı biçimde sınırlamak isteyen Washington var.
Şu bir gerçek;
Taraflar birbirine inanmıyor ve de güvenmiyor.
ABD, İran’ın zaman kazandığını düşünüyor. İran ise ABD’nin yönetim değişiklikleriyle birlikte anlaşmalara sadık kalmayabileceğini savunuyor.
Ancak her şeye rağmen taraflar, perde arkasında güvensizliğin gölgesinde diplomasi mücadelesi ve gizli pazarlıklarını sürdürüyor.
Kısacası, Washington yönetimi iç siyasette sert eleştirilerle karşı karşıya. İran yönetimi ise hem ekonomik baskı hem de bölgesel gerilimler altında.
Bu şartlarda atılacak her adımı, iç kamuoyuna anlatmak zor olacak. Diplomasi masasında verilen taviz, içeride “geri adım” anlamına geleceği için taraflar taviz vermeme konusunda direnmeye mecbur kalıyor.
Umman’ın başkenti Muscat’ta başlayan, ardından Cenevre’ye ve oradan da Viyana’ya uzanan İran–ABD müzakerelerinde somut bir ilerleme hâlâ ufukta görünmüyor.
Diplomasi masası kuruluyor, heyetler poz veriyor, metinler dolaşıma giriyor; ama tarafların zihnindeki beklentiler değişmiyor.
Ayrıca, bu gelişme, uluslararası anlaşmaların iç politikaya ne kadar bağımlı olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. Taraflar, ağır bedeller ödemeye mecbur kalmamak için tavizsiz zafer kazanma uğraşı içindedir. Bu durum ise görüşmelerde ilerleme sağlanmasını engelliyor.
Zira, siyaset bilimcileri, stratejisiler ve askeri uzmanlar ile tüm medya kuruluşlarının dayandığı bilgilere ilave olarak tüm göstergeler ABD ve Siyonist İsrail’in İran’a yönelik bir savaşı başlatacağına işaret ediyor.
İran, “Cenevre’deki görüşmede ilerleme sağlandı, Viyana’da görüşme devam edecek” şeklinde olumlu haberler duyursa da, taraflar hâlâ savaşa hazırlanıyor olmaları, savaş riskinin yüksek olduğunu gösteriyor.