Nun ve kalem ve de satırlar!
Kur’an aslında bizi uyarıyor ama Kur’an’ın sadece Arapçasını okuduğumuz için ‘nun’ mu nun, ‘mim’ mi mim… Cennete doğru nun ile mim ile gidiyoruz!
Kur’an okumak sünnet, dinlemek farz; amenna…
Bir saat düşünmek bin yıl nafile ibadetten evla… Buna ne demeli!
Babam, ömrünü Kur’an okuyarak ve hatim yaparak geçiren biri. Allah uzun ömür versin. İki kez de ‘meal’ hatmi yaptı.
Ve babam Kur’an’ın mealini hatim yaptıktan sonra bana Kur’an hakkında sormaya başladı.
Yani babam Kur’an’ı yeni keşfetti.
Kur’an-ı Kerim’de Kalem Suresi var; “Nun” diye başlıyor.
“Ve’l kalem”: Kaleme yemin ederim ki…
“Vema yesturun”: Ve yazılan yazılara yemin ederim ki…
Şöyle Kur’an’a bir bakalım: Sanki Kur’an yani Allah bize diyor ki; “Nun’a yani neşriyata; kaleme, yani yazanlara; yesturun’a yani yazılan makale, roman, hikaye, kitap, dergi v.b. şeylere yemin olsun ki; Müslümanlar! Dünya çapında baskı altındasınız. Tüm yazılı ve görsel basın, yayın, medya ile baskı altındasınız.
Yazıyı kafirler yazar ahlakınızı didikler!
Neşriyatı kafirler yapar, inancınızın frekansını bozar ve batıl sinyal karıştırıcılar ile inancınız hakkında sizi şüpheye düşürür.
Makale ve yalan haberler ile iktidarlarınızı düşürürler, iyi bildiğiniz kanaat önderlerinizi, liderlerinizi toplumun en haini, en korkağı, en çapsızı haline getirirler!
Buna karşılık nerede bir şıllık, korkak, sünepe, çapsız, hain varsa onu göklere çıkarıp kahraman i’lan ederler…
Kalem Suresi size gönderildi fakat kalem din düşmanlarının elinde!..
“Nun”a yemin ettik fakat neşriyat kafirlerin kontrolünde!..”
Doğru değil mi?
Doğru...
Sultan Abdülhamit Cennetmekanı basın, “Yıldız sarayının korkağı” yapmadı mı? Kızıl Sultan diyerek Mehmet Akif’i, Said Nursi’yi, İzmirli İsmail Hakkı’yı, Elmalı Hamdi Yazır’ı bile sultana karşı düşman haline getirmedi mi?
Adnan Menderes’i, “sen misin ezanı Arapça aslına çeviren?” diyerek on dört uçak dolusu altınla kaçırtmadı mı? Gençleri kıyma makinasından geçirtmedi mi?
Turgut Özal’ı, sen misin tarikatçı diyerek suikasta uğratmadı mı, sonunda zehirletmeye kadar işi vardırmadı mı?
Necmettin Erbakan’ı, “Sen misin İslam Birliğinden bahseden, İslam Natosu kuracağım, başörtülülere rektörler selam duracak” diyen kışkırtmasıyla; çok başarılı bir hükümet olduğu halde on bir aylık iken al aşağı etmedi mi?
Tayyip Erdoğan’ı, tarihin gördüğü, Türkiye için en başarılı iktidar iken didik didik edip yemeye çalışmıyor mu?
Abdülhamit, Menderes, Demirel, Özal, Erbakan… Hiçbiri nuna, kaleme ve satırlara müdahale edemediler. Tayyip Erdoğan’dır ki onları frenledi de rahat bir yönetim sergiliyor.
Peki biz? Yani seçmenler? Yani Türkiye’deki sağ seçmen havuzu?
Bizim yazarlarımız, çizerlerimiz, romancılarımız, hikayecilerimiz, düzgün yazı yazanlarımız, senaristlerimiz, oyuncularımız nerede? Kur’an’ın muhatabı iki elin on parmağını geçmeyen on kişiden mi ibaret??
Binlerce üniversite mezunumuz var. Yazıp çizmek lazım.
Yazmak ve çizmek hatta oyunculuk sadece Sabataistlere mi has?
Yüz bin İmam Hatibimiz her hafta hutbe okuyor lakin bir Gülşen kadar gürültü çıkarmıyor?
Madem sanatkarlık o kadar mu’teber, nerede bizim genç delikanlılarımız?
Nerede bizim diplomalılarımız? Sermayesi nedir ki; Türk Dili gramatiğini iyi öğrenmek ve bol bol tefekkür etmek…
Değerli okuyucu!
İnsanlar üç kısma ayrılır: Diken, gül ve gülyağı!
Diken olanlar… Mesela Adem Peygamberden beri peygamberlere ve son peygamber Hz. Muhammed (S.A.V)’e... Ondan sonra da adil, gayretli, çalışkan, sevilen yönetimlere körü körüne muhalif olanlar!
Gül olanlar… Hak ve hakikati destekleyen, onun yanında olanlar.
Gülyağı olanlar ise Hak için ve halk için öne çıkanlardır.
Yani ‘gül yağı’ olmak için terlemek gerekir ki kokunuz insanlığın üzerine sinsin de sekinet insin; vesselam.







