Nasıl yaşarsanız öyle...
İstanbul İmam Hatip Okulunun ilk dönemlerinden ve İlim Yayma Cemiyetinin ilk kurulduğu günlerden bir hazineye ulaştım. Hazine o kadar değerli ki; Türkiye’nin tüm borçlarını siler de, dünyadan tüm fakirliği, yoksulluğu, ahlaksızlığı, adaletsizliği kaldırır da yine de artar!
Öyle bir hazine ki; Osmanlının verdiği terbiye sisteminin tozu, İslam terbiye sisteminin bizatihi tezahürüdür.
Olayı bana, bizzat yaşayan bir ağabeyim anlattı: Adil Bayram… O yıllarda İmam Hatip Okulu öğrencisi…
O yıllarda diyorum; ne demek o yıllarda?!
O yıllar İmam Hatip Okulunun ilk yılları ve hocalarının çoğu Osmanlı terbiye sistemiyle ve medrese eğitimiyle büyümüş, bizzat Osmanlıda yetişen hocalardan eğitim ve terbiye almış kimseler.
Dışarıdan derse geliyorlar. Bir camide İmam Hatipler çoğunlukla veya esnaf…
Bunlardan biri Merhum Hüseyin Karagözdür.
Hiç duyduk mu ismini? Hayır.
Halbuki; dünyadan göçen insanlar içinde en zengin gidenlerden biridir. Çok ama çok varlıklı bir İmam Hatiptir.
Şimdi ki İmam Hatipler de böyle servet yığabiliyorlar mı; bilmiyorum?
Fatih civarında, Küçük Mustafa Paşa Gül Camiinde görevli olan bu muhterem aynı zamanda İlim Yayma Cemiyetinin kurulduğu günlerde, “Bir cemiyet kurduk ama hiç kasasında parası yok. Biraz parası olsaydı!” dendiğinde tüm parasını çıkarıp veren bir İmam Hatiptir.
“Yapma hocam. Neticede maaşla çalışıyorsun, içimizde varlıklılar var…dendiğinde ise “herkes yanında olandan versin. benim yanımdakilerin hepsini veriyorum” diyen hocadır.
İşte Hüseyin Karagöz, İmam Hatip Okuluna dışarıdan derse gelir. Aynı zamanda “hat” sanatıyla ilgilendiği için bazı öğrencilere hat dersi de vermektedir lakin!
İki kamışı vardır ve yazarken iki kamışını da kullanır lakin!
Bir kamışı ile yazarken diğer kamışını iki dudağı arasına alır!!
Veya şöyle yazayım; bir kamışını iki dudağı arasına almışken öbür kamışını kullanır!!
Şöyle de yazılabilir: Bir kamışı ile yazarken diğer kamışını asla yere bırakmaz!! Çünkü, her iki kamış da Kur’an’dan ayetler yazmıştır. Kur’an’a bulaşmıştır! Kur’an’a kavuşmuştur! Kur’an ile buluşmuştur…
İşte değerli okuyucu!
Hüseyin Karagöz’ün bu kamışları açık artırma ile satışa çıkarılmış ve kaça satılmıştır biliyor musunuz?
Bilmiyorsunuz.
Nereden bileceksiniz? İlk kez şimdi öğreneceksiniz…
Okullara yeni mezun ve asaleten hocalar atanmaya başlayınca vekaleten hocaların ilişiği kesilir.
Hüseyin Karagöz Hocanın da… Ama olsun; onun çok çok değerli kamışları var ve o açık artırmada paha biçilmez bir bedelle satılacak! Çok şükür…
Vekil Hocaların ilişiğinin kesildiği haberi kendisine ulaşınca hissettirmemeye çalıştığı bir burukluk yaşar fakat bilemez kamışlarının ne kadar değere gideceğini!
Fazla zaman geçmez. Okula bir haber ulaşır. Haber şöyledir: “Küçük Mustafa Paşa Gül Camii İmam Hatibi Hüseyin Karagöz olarak sizleri haftaya Çarşamba günü camimden kalkacak cenazeye bekliyorum!!”
Duyan şaşırır; kimmiş bu cenaze?
Kiminmiş bu cenaze?
Morgda mı bu cenaze?
Gün gelir, cemaat Küçük Mustafa Paşa Gül Camii avlusuna doluşur. Musallada, sanki kamışlarını eşsiz bir pahaya satan; “sen bizim ayetlerimize bu kadar hürmet gösterdin… Yazdığın kamışı bile yüksekte tutarak sözlerimizi yücelttin! Biz de sana bir jest yapalım da seni Refikul Ûlaya, Âlayı İlliyyine alalım” denilerek İlahi makamdan VIP salonuna buyur edilen, İlahi mevkiden kendisine özel yer ayrılan Hüseyin Karagöz yatmaktadır!
Hem de salasını verecek müezzinin daha haberi bile yok iken… Bir bir kendisi cenazesini haber vererek!
İşte tüm insanlığı ataletten, sefaletten, cehaletten ve rezaletten kurtaracak servet budur. Hüseyin Hocanın iki dudağı arasında tuttuğu o terbiyedir.
O ihlastır.
Osmanlı ile ne alakası var diyecek Kemalistlere derim ki;
Bre Kemalistler! Sizin yıktığınız ve “zaten bitmişti” dediğiniz Osmanlı, Kût’ül-Amâre’de İngilizleri tarihinin en büyük yenilgisine uğratmış, Çanakkale’de yedi düvele sağ kulağını sol eliyle göstermiş, Kurtuluş Savaşı denilen Türk Yunan... Biraz da İngiliz karışımı savaşta düşmanı vatan topraklarından kovmuş Osmanlı, göz kamaştıran terbiye sistemiyle dünyayı kurtaracak proje sunarken yaptığınız heykellerden yüzünüz kızarmıyor mu?
Ölüsü bile diri yetiştiren medeniyeti selamlamak gerekmez mi?







