İki devrin hikâyesi
Lady Montegu... İngiltere’nin Osmanlı elçisinin karısıdır. 1717’de İstanbul’a gelir. Devir III. Ahmet devridir.
Avrupa çiçek hastalığından kırılmaktadır. Nice kralların ya kendileri ya da aileleri çiçek hastalığından ölmüştür.
Çiçek hastalığı yüzünden, Montegu, hangi ülkeden geçmişse orada insanların yüzlerinin çukur çukur olduğunu görür. Zaten İngiltere’de de durum farklı değildir. Kendisi de çiçek hastalığına yakalanmış ve kurtulmuştur.
Osmanlı sınırına, yani gümrüğüne geldiklerinde, çünkü yanında nedimeleri de var; önce görevliler tarafından bir odaya alınıp anadan üryan soyunmaları istenir. Bayan görevliler kendilerini tepeden tırnağa bir su ile yıkarlar. Sonra da bir kaba idrar yapmaları istenir ve misafirhaneye alınırlar. Üç gün misafir edildikten sonra idrar sonuçları ellerine verilir ve denir ki; bu elinizdeki evrak sizde şeker hastalığı olup olmadığı ile ilgilidir. Eğer Osmanlı toprakları içinde evlilik yaparsanız bu evrakı mutlaka kadıya göstereceksiniz.
Osmanlı çiçek aşısını bulmuştur ve Montegu’nün çocuğu da aşılanmıştır.
İKİNCİ HİKÂYE
Yıl 1937... iki yazı önce yazdığım Dersim ile ilgili yazının kahramanı Şakir Amca anlatıyor: Dersim’e gidecek askerlerin seçimi yapılıyor. Bir doktor, belden yukarımızı soydurdu ve seçiyor. Gidecekleri sağ yana, gitmeyecekleri sol yana...
İçimizde en yiğit, en uzun boylu, en pehlivan yapılı olanımızı gitmeyecekler arasına ayırdı. Hepimiz şaşırdık. Komutan da şaşırdı. Seçme işlemi bitince komutan doktora bunun sebebini sordu. Doktor askeri çağırdı. Sırtını dönmesini istedi. Askerin iki omuz küreğinin arası nasırlaşmış. Elindeki neşterle o nasırı yarınca bir de ne görelim: içi bit dolu... Bitler deriyi yemiş içine girmiş...
Şöyle devam etti Şakir Amca: O yıllarda öyle bir bit salgını var ki; kasaturayı kından çıkardığımızda kasaturanın ağzı kırmızıya dönüyor.
İlaç ise yok...
Sabun?
Say ki sabun da yok. Kil ile yıkanıyoruz.
Şimdi bu iki olayı alıp şöyle değerlendirsek: Kılıçdaroğlu’nun dediği Osmanlı’nın hiçbir şeyi yok. Hiç bir şeyi üretememişler. Buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti o yoklukları var haline getirmiş. Mutlu, müreffeh her şey... Bizim de sormamız gerekir: Bu yok dediğin Osmanlı, bu var dediğin Türkiye... Ne buyurursun?
Kötü niyetle bakınca her şey Avrupa’ya çiçek hastalığının aşısını öğreten Osmanlı cüce, askerini bitten kurtaramayan Cumhuriyet Türkiye’si yüce gibi görünüyor öyle mi?
Halbuki şöyle düşünsek; her ülkenin kıtlık ve zor zamanı da vardır, müreffeh zamanı da...
Bunlar malzeme yapılarak bir devlet aşağılanamaz. Bir örnekten hareketle yüceltilemez.
Osmanlı bizim iftiharımız, Cumhuriyet şiarımız. Biri diğerinin alternatifi olmamalı.
Vesselam.







