--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Bize emanetsin hesap soran adam!

İdris Günaydın
İdris Günaydın
19

 

Üzerinde yirmi bir yılın yorgunluğu, son bir ayın da seçim yorgunluğu vardı.

Bitap düşmüştü adeta. Yalanlara cevap vermekten, doğruları haykırmaktan bitap…

Bir de içinde endişe vardı: ya ülkemin idaresi harabat ehlinin eline geçerse? Ya gülistanlarımıza baykuşlar doluşursa?!

İşte, derin bir uykuya ve berrak rüyalara dalmışken gözleri, Kamçatka’da sabah ezanı okunmaya başladı. Rüyada fakat ezanı duyuyordu. Ama bir türlü izahını yapamıyordu: bu ezan bizim tarzda değil!

O, 2053 hedefinin rüyalarıyla meşgulken Kamçatka’da ezan bitmiş Buhara’da başlamıştı.

“Ülkem dünyanın en güçlü beş ülkesinden biri olacak. Ordum dünyanın en güçlü ilk üç ordusundan biri olacak. Savunma Sanayim açık ara önde olacak. Milletim dünyanın en müreffeh beş milleti arasına girecek!..”

Buhara’dan İsfahan’a, Şam, Mekke, Medine derken Urfa’ya kadar uzanan ezan sadâsı İstanbul’da gürlemeye başlayınca, gördüğü rüyanın sürurundan ayrılmak istemeyen gönlü, uyumaya devamı seçerken Kazakistan’da boynuna sarılan ve kucaklayıp alnından öpen kadın; Evnika Ana karşısında belirdi. “Kalk oğlum! Rüya görme vakti değil rüyaları gerçekleştirme vaktidir. Kalk ki; alnına Şam’ın, Bağdat’ın, Semerkant’ın ışıkları vursun.”

“Aah Şam, aah Bağdat” dedi gayrı ihtiyari!

Uyku ile uyanıklık arasında iken adeta kendisini kaldırmak için bir genç elini uzatıyor ve gülümsüyordu.

“Bize emanetsin hesap soran adam! Kalk!”

Kalktı ve dimağının derinliklerini bile dirilten soğuk suyla abdestini aldı. Üç kez yıkaması gereken uzuvlarını beşer kez yıkadı. Şuuru tam dirilsin istedi. Kıbleye yöneldiğinde müezzin “Allahu ekber, Allahu ekber” diyordu.

O da Allahu ekber dedi iki kez. Ve ardından müezzinle Lailahe illallah! diyerek kıyama durdu.

•

Evnika Ana, “rüyaları gerçekleştirme vaktidir” demişti. Namazın bitiminde alnını secdeye vurdu da: “Ya Rab! Ben acizim sen nusret ver, ben nakısım sen kudret ver, ben korkarsam cesaret ver, yorulursam inayet ver… Ya Rab! Eğer milletim düşmanların kurduğu kandan irinden tuzaklara takılırsa, gönderdiğin mübarek din İslam’ın bir kez daha cihanşümul bir medeniyet olması zor gibidir.

En doğrusunu sen bilirsin.”

Gün içinde oy kullanmaya gidecekti. Gitme saatine kadar telefonlara cevap verdi. Torunlarıyla konuştu, oynadı. Biraz televizyon kanallarını yokladı.

Nihayet öğleye yakın evden çıktı.

 Yolda giderken bir yandan da yirmi bir yıllık yaptıklarını zihninden geçirdi. Okullarından sürüklenerek kapı dışarı edilen kızları düşündü. Jandarma baskınıyla tartaklanan Kur’an Kursları öğrencilerini düşündü. Müslümanların 28 Şubat zulmüyle yerlerde sürünen, aşağılanan, hakarete uğrayan şerefini düşündü. Terör operasyonlarında kullanılmaya izin verilmeyen tankların nasıl dindarları sindirmek için aktif kullanılmasına izin verildiklerini düşündü.

Menderes geldi sonra aklına. Haksız yere idam edilen o nahif ve kadife sesli, halkın sevgilisi, ülkeye baştan başa hizmet götüren Başvekili düşündü. İdam darağacındaki ipin ve hapishanede yattığı sürede yediği yemeğin faturası geldi gözünün önüne.

Ağzına zehirler doldu.

“Ya Rab! Ülkemi bu zalim ve bağilerin, bu müstağriplerin eline verme” dedi içinden.

“Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten…” Namık Kemal’i hatırladı ve rahmet diledi.

İç ve dış güçlerle, vesayet odaklarıyla, egemen güçlerle, uluslararası mafya babalarıyla yaptığı siyasi boğuşmalar geldi hatırına. Nasıl o elini kalbine, kalbini imanına yaslayarak “Hak” adına haykırdığı sahneleri hatırladı. Ardından da Sultan Abdülhamit’i… “Ya Rab! Beni Abdülhamit merhumun yalnızlığına mahkûm etme” dedi.

Malezya’da Türk Bayrağı sallayan çocuk, Kosova’da kucağına atlayan sabi, Somali’de kendisine çiçek veren üzüm gözlü, Türkiye’de “Tayyip dedeeee” diye ağlayarak kollarını uzatan sabiler geldi gözlerinin önüne… Hüzünlendi.

Karadeniz’de “Çekinme uşağum! Anan her zaman habu dirgeni köreymisun? Ha bu dirgenle yanundadur da” diyen anayı hatırladı.

İç Anadolu’da “Sen mi geldin gadasını alduğum. Allah ömrümden alsın da sana versin.” diye dua eden teyzeyi.

Hüzünlendi de gözlerinden iki damla yaş süzüldü.

Merhum Erbakan geldi hatırına. Yüzünden, alnından boncuk boncuk akan terler geldi gözünün önüne. Yapılan zulümler ve hakaretler geldi.

“Ya Rab! dedi. Beni merhum hocamızın acizliğine düşürme.”

Sonra bir bir nasıl hesap sorduklarını, nasıl kendilerini devlet yerinde görenlerin diz çöktüğünü, el pençe divan durumuna düştüklerini, görüşmek için sıraya girdiklerini, yaptıklarından adeta özür dilediklerini hatırladı.

Daha çok sorulacak hesap vardı.

“Mezarda kan terliyor dedemin iskeleti,

Ne yaptık, ne yaptınız Mukaddes Emaneti?”

Necip Fazıl’a rahmet diledi.

Daha çok sorulacak hesap var, dedi.

•

Salona girdiğinde öğlen ezanı okunmaya başlamıştı. Oy vermeye gelenleri selamladıktan sonra odaya geçti.

Mührünü hazırladı, pusulayı serdi ve tam ezan Lailahe “illallah” derken, içinden besmeleyi çekip “illa”… mührü vurdu.

Sanki Evnika Ana Kazakistan’dan, Almedina Ana Bosna Hersek’ten, Malezya’dan Arhaa Dede, Cezayir’de Enzo Dayı… mührün gürültüsünü duydu.

Buhara’da güvercinler topluca uçtular. Kosova’da genç kızlar camlara koştular.

Amerika’da Müslümanlar secdeye kapandılar…

Öyle geldi sanki kendisine… Öyle olmuş gibi geldi.

Aç, açık, çıplak, yoksul, aciz, mağdur, mazlum ne kadar yürek varsa onlar içindi bu mühür.

Ne kadar insan olmaklığından utandırılan beden varsa onlar için.

Sonra da içinden:

“Sensin kerim sensin rahim,

Ya Rab sana sundum elim.

 Senden gayri yoktur emin;

 Ya Rab sana sundum elim” dedi.

Odadan çıktı. Vesselam.

 

İdris Günaydın Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle