--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Bir sürtüğün(!) son mektubu

İdris Günaydın
İdris Günaydın
19

 

Sürtük kelimesi Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre şu anlamı taşır:

Sürtük: Vaktini çok gezerek geçiren, evinde oturmayan kadın.

Aynı anda birden fazla kişiyle gönül eğlendiren kadın…

Aktriin biri, basına intikal eden bir habere göre “Ben bir sürtüğüm” demiş. Kelimenin birinci anlamıyla mı sürtük ikinci anlamıyla mı, konumuz değil. 

Keşke demeseydi. Çünkü izleyici film veya dizilerde gördüğü karakterlerin oyuncularını rol icabı bilir ve öyle inanır. Kabadayı olanı rolünden, cani olanı rolünden, fahişe olanı rolünden ötürü öyle davranıyor diye değerlendirir. Rahmetli Erol Taş’ın çok cani ve acımasız olduğuna ben de küçükken kanaat edenlerdendim.. Zamanla çok mülayim ve merhametli, yufka yürekli ve insancıl olduğunu öğrenince anladım ki; rol verirken kişinin karakterine değil oyunculuğuna bakıyorlarmış.

O aktris de keşke bu sözü söylemeseydi. Biz onun filmlerindeki afilliğini rol gereği bilecektik.

Türk sinemasının siyah-beyaz olduğu dönemlerde filmlerde vamp kadın rolüyle oynayan, başroldeki oyuncunun yuvasını yıkmaya çalışan, erkeği baştan çıkaran rolleriyle meşhur bir kadının ölümünden önce son mektubu yayınlandı bundan yıllar önce bazı gazetelerde.

Küçük bir kare olarak yer almıştı bu mektup ama beni derinden etkiledi. 

Oyuncusuyla, seyircisiyle Müslüman Türk neslinin nasıl bir sahneye çıkarıldığını ve o sahnede sunulanlarla nasıl neslimizin zehirlendiğini bu mektuptan anlamak mümkün.

Şöyle yazıyordu mektubun ilerleyen kısmında kendisinin bir ‘sürtük’ olduğunu ima eden kadın. 

Mektupta sürtük ifadesi kullanılmasa da TDK Sözlüğünün tanımıyla karşılaştırınca öyle bir anlam çıkıyor.

O ibretli mektubu hep birlikte okuyalım şimdi: 

 “Abla! Az sonra öleceğim. Yanıma sadece eniştem ve sen gel. Başka kimse duymasın öldüğümü. Beni bir halıya sarın ve kapıdan değil pencereden çıkarın. Kimse görmesin!

Asla camiye götürmeyin. Çünkü yüzüm yok camiye gitmeye?!

Bir çukur kazın ve beni oraya yuvarlayın.

On dört yaşımda idim erkeklerin tuzağına ilk düştüğümde. Gençtim, güzeldim. Çevremde dönen o para babaları, benim için gökten ayı yeryüzüne indireceklerini söyleyenler, yaşlandığımda ilgi göstermediler.

Güzelliğim kaybolduğunda ilgi göstermediler.

Parasız kaldım, para istedim beni aramadılar.

Beni gençliğimde hep beğendiler fakat hiç sevmediler. Onun için benimle evlenmediler….”

(Saygımdan ötürü bu Batıcı Seküler Laik anlayışın kurbanı olmuş kadının ismini yazmıyorum)

BEĞENMEK, SEVMEK

Yıllardır evliliklerin neden çabuk bittiğini, evlenmezden önce “aşkım, cicim, gözümün nuru, senin için ölürüm…v.s” diyenlerin, evlendikten altı ay sonra, bir sene sonra neden boşandıklarını bir türlü anlayamıyordum. Anlam veremiyordum yani. Bu kadının mektubundan sonra anladım. Anladım ki; sevdiklerini zannedenler aslında beğeniyormuş, sevmiyormuş.

Sevgi, ruhi, kalbi bir faaliyet. Beğenmek ise nefsi, şehevi bir faaliyet. Karşı cinsin kaşına, gözüne, maaşına, mevkiine, evine, aracına, kalıbına vurulup onu sevgi sözcükleriyle ifade etmek daha iyi bir partner buluncaya kadarmış.

Karşı cinsin huyuna, ahlakına, dindarlığına, adamlığına, karakterine vurulmak ise, işte sevmenin bizatihi kendisiymiş.

Seven asla sevdiğini bırakmaz. Seven sevdiğinden daha iyisini de bulamaz. Orada haz yok, iç dünyasını tatmin var lakin içini tatmin yok.

Fedakârlık var, diğergamlık var, sabır var, şükür var, kanaat var.

Hatta çile ve o çileyi birlikte dindirmenin vereceği mutluluk var.

Beğenenler Âdem gibi, sevenler adam gibi tutulur birbirine…

Beğenenin sözünün sürekliliği daha iyisini buluncaya kadardır. Seven ise hep şu duayı yapar: Ya Rab! Cennette de ayırma bizi. Senin kader kaleminle birleştik. Bir beden olduk. Dünyada da ukbada da aramıza ayrılık düşürme.

Amin.

 

İdris Günaydın Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle