Bir 10 Kasım yazısı
Mustafa Kemal 1938 yılının 10 Kasım’ında İsmet İnönü’ye göre sabaha karşı, diğer meşhur olan kavle göre saat dokuzu beş geçe ruhunu Allah’a teslim etti.
Her canlı ölümü tadacaktır, bundan inhiraf söz konusu değildir.
Mustafa Kemal’in kaderi biraz Hz. İsa’ya benziyor. Hz. İsa’yı Hristiyanlar ilahlaştırırken Yahudiler, gayri meşru i’lan etmişlerdi.
Halbuki Hz. İsa ne ilahtı ne de gayri meşru idi. O “Bakire Meryem’den Allah’ın bir mucizesi olarak dünyaya gelmiş” peygamberdi.
Mustafa Kemal de böyle bir talihsizlik yaşıyor sanki! Onu sevenlerden ilahlaştıran, peygamberleştiren, olağanüstü görenler var.
Karşı cephede de onu sevmeyip gayri meşru ilan edenler bulunuyor. Ve bunların yekûnu da az değil.
Tarihçi merhum Kadir Mısıroğlu’na göre bu hususta uyduruk bir belge bile hazırlamışlar!
Dindarlar, komünistler, Çerkez Ethem’den ötürü Çerkezler, ayrılıkçı Kürtler, Dersim harekatından ötürü bir kısım Aleviler, CHP’nin içinden bir grup… Ali Şükrü Beyden ötürü Trabzon’dan, Topal Osman’dan ötürü Giresun’dan… Toplasanız bir hayli yekûn çıkar.
Peki haklılar mı? Bunun anlaşılması gerekir. Bunun tartışılması gerekir. Buradaki iddiaların cevaplanması gerekir.
Bir çocuk anaokuluna başladığı andan üniversite sona kadar sürekli anlatılan, öğretilen, resimleri, büstleri, heykelleri her yeri dolduran, Milli Bayramlarda kendisinden sürekli bahsedilen bir kahraman, devlet adamı neden bu derece aşırı bir uçta görülsün?
Neden her kesim tarafından kabul görmesin?
Sıkıntı ne?
Doğru anlatamamak mı?
Abartılı anlatmak mı?
Yanlış anlatmak mı?
Devlet eliyle aşırı iltifat mı?
Her Türk, tarihini de tarihi kahramanlarını da sever.
Osmanlı Padişahı Deli İbrahim’i seven bir Müslüman Türk, neden Mustafa Kemal’e mesafeli olsun?
Galiba meselenin kaynağı abartıda…
Galiba onu peygamber veya ilah gibi takdim etmede.
Şimdi bundan yıllar önce köyümde yaşanmış bir olayı nakledeyim size.
Bana anlatan da olayın kahramanı da yaşıyor:
Yıl 1971 veya 1972 yılı olabilir. Köyümün okuluna bir müfettiş gelir. Resmi işlerini yaptıktan sonra sınıfa girer ve akrabam olan bir kızı ayağa kaldırır. Sorar:
-Anneni mi çok seversin Atatürk’ü mü?
Kız kısa süreli düşünüp Atatürk’ü diye cevap verir.
Babanı mı çok seversin Atatürk’ü mü diye soru yenilenir.
“Atatürk’ü” cevabı gelir kızdan.
“Peki Allah’ı mı çok seversin Atatürk’ü mü?!”
Sınıf bu defa donar adeta.
Kızcağız bir süre susar. Ne cevap vermelidir?
Müslüman bir memlekette Müslüman bir ailenin Müslüman olarak doğup büyüyen Müslüman bir kızıdır.
Öğretmeninden bu meyanda hiçbir şey duymamıştır. Çok iyi bilmektedir ki; Allah birdir ve görünmez. Peygamberi de Hz. Muhammed’dir.
“Allah’ı” cevabını verir.
Şimdi sıra müfettiştedir.
“Doğru söyledin, aferin” dese alkışlanacak bir büyüklük yapmış olacaktır. Ama o öyle demez: “Atatürk’ü diyecektin kızım Atatürk’ü!” der.
Bu ve buna benzer olaylar Türkiye’de binlerce kez yaşanmıştır.
Binlerce kez söylenmiştir.
Millet hep asılan, dövülen, sürgün edilenlerin hikayelerini dinleye dinleye bu tür abartılar karşısında susmuş ve sineye çekmiştir.
Bir ilkokul talebesi, annesini-babasını da sevgide başkasıyla ölçmez. Ama orada sorulan soruya, geçmişte yaşananlardan kulağına bir şeyler çalınmıştır ki; “Atatürk” cevabını vermiştir.
Halbuki her cins kendi cinsiyle değerlendirilir.
Bu tür kıyaslamalar, dayatmalar ne fayda getirdi?
Hiç böyle kıyaslama olur mu?
Böyle soru sorulur mu?
O müfettişe de çok görmüyorum. Devrimin tezgahlarında zihinler böyle dokundu.
Orta yol yok mu?
“Seviyor musun” diye sorulsa şöyle cevap vermiyor sevmeyenler: “Yahu memlekete iyilikleri de oldu ama ben yine de sevmiyorum…” Böyle demiyor. Aksine “ne memlekete bir faydası oldu ne de ben seviyorum…” diye cevap veriyor.
Bu çok kötü bir noktadır.
Orta yolu olmalıdır.
Aşırı düşünmenin ne faydası var?
Kime faydası var?
Doğrusu, anlamak güç... vesselam.







