--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Kâbe’nin Duvarından Düşen Taş

Hüseyin Öztürk
Hüseyin Öztürk

Hac farizası niyetiyle başlayan yolculuklar, yerküredeki hemen her ülkeden Mekke yahut Medine’ye doğru kafileler halinde sürüyor.

Hac ibadetine gidiş ve gelişler, bizim ülkemizde bayram havasıyla yaşanır. Her yöremizde gidiş ve gelişler, farklı adet ve gelenekler mucibince kutlanır.

Hatta öyle bölgelerimiz var ki, hacca gidenler hangi tarihte gitmişlerse, her yıl o gün tanıdık, dost ve akrabalarını davet ederek ziyafet verirler.

Bizde iki tarih unutulmaz. Birincisi askerden terhis, ikincisi Hacca gidiş tarihi.

Sohbetlerde kelam, askerlik yahut hacca gelince; “Askerden geleli şu kadar yıl oldu”, “Bu sene hacca gidişimizin ….. senesi” denilir.

“Hacdan dönmek” ifadesi genelde kullanılmaz. “Hacdan döneli yahut Hacdan geleli” cümlesi, ibadetin özüne karşı “edep dışı sayılır.

Yine bizim milletimiz nezdinde “Mekke, Medine, Kudüs ve İstanbul vazgeçilmesi veya feda edilmesi imkânsız kutlu şehirlerdendir.

Dört şehrin kutlu oluşu, Türklerin İslamiyeti kabulüyle başlar.

Atalarımızın İ’la’yı Kelimetullahı yaşamak ve yaymak üzere kutlu vazifeyi üstlenmelerine müteakiben, bu dört kutlu şehir hedeflerinden hiç çıkmamıştır.

……………….

Arşiv belgelerine göre Kâbe-i Muazzama’da okunan hutbelerde, Selçuklu Sultanı Alparslan’ın adının geçtiği tarih 1069 yılıdır.

Osmanlı arşiv belgeleri üzerinde araştırma yapan Nermin Taylan bu hususu şöyle anlatır:

“1069 yılında Mekke Emiri, Selçuklu Sultanı Alparslan’a gidip, hutbede adının okunduğunu bildirmesi üzerine buna çok memnun olan Sultan Alparslan, Mekke Emiri’ne çeşitli hediyeler vererek taltif etmiş ve yıllık tahsisata bağlamıştır.

Bu tür müspet gelişmelerden birkaç yıl sonra Anadolu topraklarını yurt tutan Sultan Alparslan, Anadolu topraklarıyla birlikte bu kutlu beldelere hizmet etmeyi, Hilal sancağını dalgalandırmayı kendisine vazife bilmiştir”.

………………….

İşte bu tarihten itibaren kısa aralıklarla kutlu beldelerle irtibat kesilmişse de Devlet-i Aliye’nin kuruluşuyla birlikte yeniden başlamıştır.

Devlet-i Âli Osmani’nin bütün sultanları, İstanbul merkezli olarak; Mekke, Medine ve Kudüs’ten ilgilerini, yardımlarını hiç eksik etmemişlerdir.

…………………

Dinimizi, dilinden kalbine nakşetmiş ve kalbinin ikrarını; aklına, sözüne, fiiline tatbik eden amentü sahibi bilgelerimiz; “Dinin özünün edep” olduğunu ifade ederek şöyle derler:

-“Dinin, kişi üzerindeki emaresi, inandığı değerler ve bu değerlere inananlara karşı; dili, kalbi, hal ve hareketleriyle hürmetli, edepli ve hayâlı olmasıdır”.

İşte Osmanlı Padişahlarının bu manada Kâbe’ye karşı gösterdikleri hürmete dair arşiv belgelerinden örnek verelim:

“Kâbe’nin duvarından düşen bir taşın dahi salavat ve dualarla yerine konması, bir padişahın ihtiyaç hâsıl olduğunda hiç düşünmeden kendi evini Kâbe’ye feda edebilmesi, Kisve-i Şerifin ve Altınoluğun eskiyen mahfazalarının dahi Osmanlı sarayında saklanması, asırlarca Kâbe’den daha yüksek bir yapının yapılmamasına özen gösterilmesi, edep ve hayânın gereği değil midir? 

 

Hüseyin Öztürk Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle