II. Abdülhamid ve kara yüzlüler
Yahudilerden, Haçlılardan bir de zihinlerini devlete-millete düşmanlıktan arındırıp, milleti-devleti benimseyememiş içimizdeki uşaklarının dışında, II. Abdülhamid Han’dan aklıselim sahibi hiç kimsenin nefret ettiği görülmemiştir.
Dünyadaki namuslu tarihçiler, seyyahlar, büyükelçiler kadar bizdeki resmi tarihçiler dürüst olabilselerdi, maişet kaygısıyla resmi ideolojinin esiri olmasalardı, belki bugün hâlâ “Kızıl Sultan” denilmeyecek veya hakkında süfli iftiralar, yalanlar yazılmayacaktı.
II. Abdülhamid Han’ı sadece edebiyatçılarımız anlasalardı o da yetecekti. Ama ne yazık ki, onlar da maişet korkusuyla yazamadılar, konuşamadılar ve bir devrin karanlığını aydınlatamadılar.
•
Burada Yahya Kemal’in hakkını vermeliyiz.
Yahya Kemal, “Hayat Ve Hatıratım” adlı kitabında, II. Abdülhamid Han ile ilgili şunları kaydeder. Biz de tarihe not düşelim.
“1912’den 1918’e kadar süren milli acılar devresinde gördüklerimi, duyduklarımı, düşündüklerimi bu sahifelerde toplamak istedim.
Bu altı sene içinde ben hadiselerin ne başında, ne ilk safında bulundum. Hükümetle zerre kadar alakam bile olmadı.
Hatta gözlerimin önünden geçen faciaları sevk edenlerin harimine bir dost gibi bile girmiş değildim.
Demek istiyorum ki milli, siyasi hatıraları ancak idare başında bulunanlar yazabilir, çünkü işlerin içyüzünü ancak onlar bilirler gibi mevcut olan bir itikada göre, ben en salahiyetsiz bir mevkide bulunuyordum.
Lakin aradan zaman geçti; yaşım ilerledi; gözlerimle gördüm ki o iş başında bulunanlar, o işlerin içyüzünü herkesten iyi bilir zannedilenler, sevk etmiş oldukları vakaları benim gibi bigâneler kadar olsun izah edemiyorlardı.
Altı sene içinde üç harbe girmiştik, Osmanlı saltanatının bize miras bıraktığı toprakları kaybetmiştik. Bu üç harbin sonunda, 1918 baharında; ne vatan, ne devlet, hatta ne de millet kalmıştı.
Bu ana kadar mukadderatımızı idare etmiş olan devlet adamları, bir sabah Boğaziçi’nden Karadeniz’e açılan bir Alman torpidosuyla sır oldular, bir müddet sonra da Berlin’de, Moskova’da, Kabil’de, şurada burada göründüler.
Başımızdan geçmiş olan macerayı anlatmak sadedinde bu ricalin söylediklerine ve yazdıklarına dikkat ettim ve hayrette kaldım.
•
Talat Paşa Berlin’de kendini görenlere aynen şu sözleri söylemişti:
- “Ne yapalım, kader böyle imiş. Biz iyi yapmak istedik, fena oldu. Talimiz bu imiş. Harbi kazansaydık İstanbul’da heykellerimizi dikerlerdi, lakin kaybettik diye sövüyorlar. Biz hüsn-i niyetle hareket etmiştik”.
Enver Paşa’da İstanbul’dan kaçarken şu kâğıdı bırakmıştı:
- “Burada şahsım için emniyet kalmadı, yeni bir devlet-i Osmaniye kurmaya çalışmak için harice çıkıyorum”.
Muhakkak ve mazbut olan bu sözleri ehemmiyetle tahlil eden bir Türk, kederinden kahrolabilir.
‘Altıyüz senelik bir devletin hatimesi olan bu sözler, ne seviyede kafalardan çıkmışlar, dememek mümkün müdür?’
İşte II. Abdülhamid Han’ı bu kafalardan oluşan kara yüzlüler indirmişti”.







