II. Abdülhamid ve edebiyatçılar
Kişi yahut kişilerin; “iyiye, güzele, doğruya” ve bunların temelini oluşturan “dini-milli değerleri” ilke edinen insanlara iki sınıf düşmandır.
Birincisi genetiktir. Anne-babanın mayasındaki düşmanlık hisleri çocuğa geçer ve yetiştiği-eğitim gördüğü ortamlara göre düşmanlıkları çoğalır veya azalır.
İkincisi, ailesinden gelmeyebilir ama eğitiminin ve çevresinin etkisiyle öyle bir ideolojiye saplanır ve sahiplenir ki, “vatan, millet, devlet, bayrak, din” tanımaz.
Cennetmekân II. Abdülhamid Han, hükümdarlığı boyunca bu iki tür düşmanlarla mücadele etmiştir.
Her iki düşman cephesinin de arkasındaki gücün, Yahudiler, Haçlı Avrupalılar ve onların topraklarımızdaki uşakları olduğu herkesin malumudur.
Osmanlı coğrafyası vahşice parçalanıp yutulması gerekirken, Abdülhamid de nereden çıkmıştır?
Elbet düşmanlıkları II. Abdülhamid’in şahsına değildir. Devlet-i Aliye’ye ve milletimizedir. Dolayısıyla İslam’adır.
Sözde Abdülhamid düşmanlığı, amcası Abdülaziz’den bu yana gelen büyük bir kin ve öfke ile hem dışarıdan hem içeriden aralıksız sürmüştür.
Hem öyle sürmüştür ki düşman ittifaklar, dost ittifakların içine saldıkları fitnelerle ihanetlerini sergilemişlerdir.
Maalesef dost ittifakların ihanetleri, düşman ittifaklarını geçtiği zamanlar olmuştur. Bugün de böyle ittifaklar mevcuttur.
•
II. Abdülhamid’i her şeye düşman gördüler. Edebiyat düşmanı ilan ettiler. İsterseniz bundan sonrasını Ulu Hakan’ın kendi notlarından aktaralım:
“Ah!.. Beni edebiyata düşman sanır ve böyle gösterirlerdi. Hayır!.. Ben edebiyatın değil edepsizliğin, edebiyatçıların değil, edepsizlerin düşmanı idim.
Ziya Bey’i vezirlik ve valilikle İstanbul’dan uzaklaştırmaya beni iten kuvvet, kamuoyu değil, onun bilgisine ve olgunluğuna olan saygımdı.
Mithat Paşa, bilgisi ve olgunluğu ile halk üzerinde daha etkili olduğu halde, onu Avrupa’ya sürdüğüm zaman kaç adam sesini çıkardı?
Ben edebiyata düşman olsaydım, Kemal Bey’e (Namık Kemal) öldüğü güne kadar kesemden aylık vermez, oğlunu saray hizmetine almazdım”.
Notlara ara vererek şu bilgiyi aktaralım:
Namık Kemal’in oğlu olan Ali Ekrem Bolayır, (1867-1937) babası sürgüne gönderildikten sonra Mabeyn Kâtibi olarak saraya alınmıştı.
Namık Kemal 1888’de Sakız Adası’nda öldü. Naaşını doğduğu Tekirdağ’ın Bolayır Beldesine II. Abdülhamid defnettirdi.
Namık Kemal’in kabri, Balkanlar’ın fethine giden yolu açan Orhangazi, oğlu Gazi Süleyman Paşa’nın kabriyle aynı mevkidedir. Hatırata geçelim.
•
“Ben edebiyata düşman olsaydım, Ekrem ve Ebuziyya Beylerin nazlarını çekmezdim.
Ben edebiyata düşman olsaydım, Abdülhak Hamit Bey’i dolgun aylıklarla rahat yaşatmaktan başka, ara sıra borçlarını da vermek gibi arka çıkmalarda bulunmazdım.
Ben edebiyata ve tarih bilimine düşman olsaydım, bir ara tacımla, tahtımla uğraşmak istemiş olan Murad Bey’in (Mizancı Murad) her münasebetsizliğine katlanarak istifa ettiği halde etmemiş kabul ederek devlet hizmetinde kalmasına razı olmazdım!
Hayır, tekrar ederim ki ben, edebiyatçıların gerçek ve şefkatli bir dostu idim”.







