Fatih, İstanbul’un Bugününe Ne Derdi Acaba
İstanbul’un fethedilişinin üzerinden 568 yıl geçti. 568 yıl önce fethedilen İstanbul’un tarihi elbet çok eski.
Evliya Çelebi’ye ve çeşitli kaynaklara göre İstanbul’un ilk kurucusu Hz. Süleyman Peygamberdir. En yakın bilinen tarihiyle 8.500 yıllık bir şehirdir.
Dünyada şehir denilince akla ilk gelen belde de yine İstanbul’dur. 8500 yıllık tarih yazılsa bile geçmişi tam olarak yazılmış sayılmaz.
Fethe dair hamaset yapmaktan da yapanlardan da artık gına geldi. Çünkü yıllardır değişen bir şey yok. Bu sebeple fethe dair bilinenleri tekrarlamak istemiyorum.
Evet, “Fatih, İstanbul’un bugününü görseydi ne derdi acaba”? Bugünden kastettiğim tabii ki, son iki yılı değil, -gerçi son iki yıl çok daha berbat oldu- belki son iki yüz yılı demek daha doğru olur.
İstanbul hâlâ gurbet şehri olmaktan çıkamadı maalesef. “İstanbullu olmama” veya “olamama” kıskacından kurtulamadı.
•
Bir şehri sevmek için kişinin kendisini o şehre ait olduğuna inanarak sahip çıkması gerekir. Şehrin geneline şöyle bir baktığımızda “eğreti” yaşanan bir şehir gibi!
Oysa bu şehrin maddi boyutundan ziyade, esas ağırlığı manevi boyutundadır. Bir şehir üzerinde yaşayanlara iki türlü emanet edilir.
Birincisi maddi, ikincisi manevi yönüyle! Maddi yönüyle manevi yönü birleştirilmeden, o şehre sahip çıkmak imkânsızdır.
Şehri maddi tarafıyla sahiplenmek, gurbette yaşamak gibidir. “Burası nasıl olsa bana yar olmayacak. İşimi gücümü toplayıp, memleketime döneyim” demektir.
Mana boyutu ise o şehre aidiyet duygusunu perçinler. Fatih Sultan Mehmed; İstanbul’u manevi yönüyle, Amentüsünün gereği fethetmiştir.
•
İşte emanet meselesinin en ağır ve önemli kısmı burasıdır. Fethin manasını, niye ve neden fethedildiğini idrak edenler ancak emanetin farkına varabilir.
Bugün İstanbul maalesef maddi gözlükle görülebilen, mana gözüyle görülmeyen şehir konumuna gelmiştir.
Fetih üzerine ne kadar hamaset yaparsak yapalım, mana gözlüğündeki pusu silmeden hakikati göremeyiz. Çünkü mana yönünü çoktan kaybettik.
Bu bir dert yanma değil. Hepimiz el birliğiyle şehri bu hale getirdik. Burada suçlanacak kimse yok. Pek çoğumuz “gurbetteyiz” diye bakmaktayız.
Oysa İstanbul; coğrafi konumuyla, tarihi boyutuyla ve tabi inançlar yönüyle, diğer dünya şehirlerine asla emsal gösterilemez.
İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana İstanbul’un geçirdiği tarihi sürece hiçbir şehrin ve toplumun tarihi yetişemez.
•
Ezcümle:
Bir şehrin yaşanır olması, o şehirde “barınan, beslenen, çalışan, ticaret yapan” veya “misafir” olanların sahiplenmesiyle mümkündür.
Bir şehrin sakinleri, şehirlerini; kendi sağlıklarını korudukları gibi koruma ameliyesinden yoksun ise o şehirde kargaşa bitmez. İstanbul maalesef bu haldedir.
Ayakkabımıza verdiğimiz önem kadar şehrimize sahip çıkmıyoruz. Sahip çıkmak bir yere, şehrimizi tanımıyoruz. Hakikat böyle!







