Darülaceze
Darülaceze denilince akla “merhamet, şefkat ve dua” gelir değil mi? Elbet gelmeli.
Aslında yazıya bir beddua ile başlamak isterdim ama büyüklerimizden öğrendik ki, “imanı sağlam insan beddua etmezmiş”.
“Ancak dünyaya meyleden, yediği içtiği parada başkalarının emeği olan, dünyalıklarını temin için dini kullananlar beddua eder” derlerdi.
Lakin benim etmek istediğim beddua başkaydı. Yine de etmemek için kendimi tutuyorum ve etmeyeceğim fakat şu kadarını söyleyeyim.
Cennetmekân Abdülhamid’e kim “istibdatçı” diyorsa, eğer Müminse, bir mümine karşı büyük bir haksızlık etmiş demektir.
Eğer başka inançlara mensupsa, onlar da Darülaceze’nin kuruluşuna bakarak Abdülhamid’i tanımalı ve istibdatçı veya benzeri yakıştırmalar yapmamalılar.
Darülaceze’yi görünce, Cennetmekân Abdülhamid’e “istibdatçı” diyenlere beddua etmek isterdim ama yasak dilimi bağladı.
Bari meramımı şöyle dile getireyim.
“Abdülhamid’deki ‘şefkati, merhameti, samimiyet ve imanı’; Abdülhamid’i ‘istibdatçı’ veya başka şekillerde suçlayanlarda görmek isterdik”.
•
İstanbul’a yolu düşüp de “Darülaceze’nin” önünden geçmeyen var mıdır bilmiyorum. Hem de kuruluş yılı olan 1895 senesinden beri.
Şahsım da Darülaceze’nin önünden yıllardır hem de epey yıllardır, gelip geçti ama bir günden bir güne gidip de “Burada ne oluyor” demedi.
Elbet bunun sebepleri vardı.
Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanlığına kadar burası kemire kemire sömürüldü.
Hatta Abdülhamid’in resmi bile duvarlardan sökülmüştü. Bir fitne partisinin başkanı ve elemanları, Darülaceze’yi yumurta yağmuruna tutmuş, Abdülhamid’i protesto etmişlerdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan belediye başkanı olunca, ‘Darülaceze’ alelacele belediyeden alınarak İçişleri Bakanlığı’na bağlandı, yine sömürüye devam edildi.
Nihayet AK Parti iktidara gelince Darülaceze aslına döndü, o zaman da “tamam emin ellerde” diye gitmedik.
Lakin gitmek lazımmış. İstanbul’da yaşayıp da Darülaceze’ye yolu düşmeyenler varsa, mutlaka gidip görmeliler. Ve tabi bağışta da bulunmalılar.
•
Darülaceze’nin başında; “hem anne, hem abla, hem de her canlının kadir kıymetini bilen bir doktor abla” var.
Dün Darülaceze Başkanı Dr. Aylin Çiftçi’yi ziyaret ettik. Çalışmalarından söz ettiler. Abdülhamid’in cennetmekân olduğuna bir değil, bin kez daha inandım.
Anadolu’da bir laf vardır derler ki; “Allah bilir kulunu, ona göre vurur çulunu”. Dr. Aylin Çiftçi, tam yerine getirilmiş bir isim. Yani emanet ehlinde.
Sohbetten sonra iş atölyelerini gezdik. Tekstil, ressam, seramik ve halı kilim dokuma atölyelerine kadar çeşitli mesleklerin icra edildiği “iş ocakları” harikaydı.
“Ne oldum” deyip de “Ne olacağım” diyemeyerek, ruhlarını “bencillik sarmalında kaybedenlerin”, bu merhamet ve şefkat yuvasını görmeleri gerekir.
Böyle kurumlar; bu dünyanın, “geçici bir bekleme istasyonu” olduğuna inananlara teslim edilmeliydi, öyle de olmuş.
Velhasıl Darülaceze, “şikâyetten şükre geçiş noktasıdır”. Yarına kuruluş hikâyesi.







