Büyükada Hamidiye Camii ve Kıbrıs’ta ezan rahatsızlığı
Biliyorsunuz Kıbrıs’ta yaşayan bir hanım avukat, ezandan rahatsız olduğu için okunmasını yasaklatmış.
İlgili şahsın Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz ama olsa da olmasa da normal bir insanın yapacağı şey değil.
Belli ki acemi bir oyuncu. Oysa Türkiye yıllardır bu oyunların ve oyuncuların ne profesyonellerini görüp geçirdi, halen de farklı şekilleriyle yaşamakta.
Ezanın sahibi vardır. Onu koruyacak olan korur ama esas bu bayan, Beşparmak Dağları’nda “kefensiz yatan ezan şahit ve şehitlerinin” ruhunu incitmiştir.
Müslümanlıkta bir inanç vardır. “Allah kendi hududunu çiğneyenleri belki affeder ama şehitlerinin hududunu çiğneyenleri asla affetmez”.
Allah bilir kulunu, ona göre vurur çulunu.
Hadiseyi duyunca aklıma II. Abdülhamid Han’ın 1893-1895 yılında Büyükada’da yaptırdığı Hamidiye Camii’nde Yahya Kemal’in kıldığı Bayram Namazı geldi.
Merhum o namazı şöyle anlatır:
•
Dört sene evvel Büyükada’da oturuyordum, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim.
Fakat frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım.
Büyükada’nın mahalle içindeki sessiz yollarından kendi başıma camiye doğru gittim. Vaiz kürsüde vaaz ediyordu. Kapıdan girince bütün cemaatin gözleri bana çevrildi.
Beni, daha doğrusu bizim nesilden benim gibi birini camide gördüklerine şaşıyorlardı. Orada o saatte toplanan Ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu.
Ben içim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Vaazı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim Müslümanlar, bütün cemaatin arasında yalnız benim vücudumu (varlığımı) hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarlarını (bakışlarını) hissediyordum.
Vaazdan sonra namazda ve hutbede onların içine karışıp, Muhammed sesi kulağıma geldiği zaman gözlerim yaşla doldu. Onlarla kendimi tek yürek, yek-vücud olarak gördüm.
O sabah, o Müslümanlığa az aşina Büyükada’nın o küçücük camii içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik.
Namazdan çıkarken, kapıda âyândan Reşid Akif Paşa durdu. Bayramlaşmayı unutarak elimi tuttu:
-“Bu bayram namazında iki defa mesudum, hamdolsun; sizlerden birini kendi başına camiye gelmiş gördüm! Berhudar ol oğlum. Gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti!” dedi.
Hem geldiğimi hem de bayramımı tebrik etti. Yanındaki eski adamlar da onun gibi tebrik ettiler. Bu basit hadiseden pek samimi olarak hoşnut olmuşlardı. O sabah gönlüm her zamandan fazla açıktı.
Biz ki, minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz.
Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar”!







