Öğretilmiş çaresizlikten kurtuluyoruz
Darbe anayasaları kendi kendimizi keşfetmemizi ve kendimize güvenmemizi engelleyen en çarpıcı metinlerdir…
Daha dibacesinde (başlangıç bölümü) ve onu takip eden dört maddesinde milletin o kadar da önemli olmadığı, bir nevi “aksesuar” rolü oynadığı, egemenlerin milletin seçtiği siyasi iktidardan çok daha güçlü olduğu, istediklerinde milleti durdurabildiği, seçtiklerini darbelerle indirilebildiği anlatılır.
Bir anlamda milletin çaresizliğine vurgu yapılır: “Başkenti değiştiremezsin”, “Laikliği ve Atatürk ilkelerini tartışamazsın” denir…
Çünkü darbe anayasaları, olması gerektiği gibi “Milletle devlet arasındaki nihai sözleşme” değil, devletin tercihini millete dayatma metinleridir.
Milletin bu metni değiştirememesi bağlamında da bir dizi tedbir alınmış, Anayasa Mahkemesi bile istediğinde Meclis’in üstüne çıkabilecek yetkilerle ve yetki aşımını kolaylaştırıcı muğlak ifadelerle donatılmıştır (367 dayatması gibi)…
Bu girişten sonra, Türkiye’nin çok partili siyasi yapıya 1950’de kavuştuğunu (ilk seçim 946’da olmakla birlikte bunun “Alicengiz oyunu”ndan farksız bir seçim olduğu malum), kavuşur kavuşmaz da Demokrat Parti’yi (DP) iktidar yaptığını, ancak egemenlerinbuna sadece 10 yıl katlanabildiklerini, 27 Mayıs 1960 darbesiyle meşru iktidarı devirdiklerini ve DP’nin en etkili üçismini astıklarını hatırlayalım…
Ancak millet, darbe ile devrilen Demokrat Parti’nin devamını 1965’te tek başına tekrar iktidara taşıdı. Fakat o iktidar da 12 Mart 1971 muhtırasıyla devrildi. Halk temsilcilerinden oluşan Meclis’in istediği gibi değil, kendi arzuları istikametinde bir hükümet kurulması için Meclis’e silâh gösterdiler.
Kısa aralıklarla millet tekrar tekrar aynı kadroyu iktidara getirecek; ne var ki yol 12 Eylül 1980’de yine tıkanacaktı: Askerler bir kez daha gelmişti.
Gelenler çok parti ve çok gazete istemiyorlardı. Darbecibaşı Kenan Evren, “İkibuçuk parti, ikibuçuk gazete” diyordu. Seçim gecesi yasak olmasına rağmen televizyon karşısına geçiyor, “12 eylül darbesinin ruh ve felsefesini devam ettirmek” üzere, emekli general Turgut Sunalp’a kurdurdukları MDP’sine (Milliyetçi Demokrasi Partisi) oy istiyor, “Bu gerçekleşmezse gitmeyiz” anlamına gelen sözlerle milleti tehdit ediliyordu. Kendi yaptığı anayasa bile bu kadarına müsait değildi, ama dinleyen kimdi?
Bereket versin millet direndi: Turgut Özal’ın Anavatan Partisi’ni iktidara getirdi. Rahmetli Özal’ın ömrü, “öğretilmiş çaresizlik” kıskacını kırma çabasıyla geçti. Celal Bayar hariç, Özal’a kadar gelen bütün cumhurbaşkanları yine öğretilmiş çaresizliğin ürünüydü: Hepsi ya general ya da amiraldi. Siyasi kadrolar sivil bir cumhurbaşkanı seçmeyi akıllarına bile getirmiyorlardı. Çünkü darbeden korkuyorlardı. Birkaç keresinde de zaten ramak kalmıştı.
Atatürk, İsmet İnönü, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürk (amiral), Kenan Evren generaldi…
Bu alışkanlık asker olsun, sivil olsun bütün devlet kadrolarına sinmişti. Bu yüzden Sayın Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı söz konusu olduğunda, cihet-i askeriye meşhur 27 Nisan “e-muhtıra”sını yayınladı…
Asker “Sözde değil özde Atatürkçü” bir cumhurbaşkanı istiyor, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını açıkça “veto” ediyordu…
Cihet-i Askeriye’den gelen bir muhtıraya siyaset ilk kez direndi ve sonuç aldı. Bu direnişle “öğretilmiş çaresizlik” kısmen aşıldı: Silah tehdidi bu kez Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın iradesine toslamış, çekirge bu kez sıçrayamamıştı!
15 Temmuz, işte bu realiteye dayanıyor. Bu tarih, “Yeter, söz milletindir!” dediğimiz tarihtir! Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası, yönetim biçimi ve tüm devlet kurumları bu tarihi çıkışa uygun olmalıdır…
Yani 18 maddeyi değiştirmek yetmez! Asıl anayasanın ruhu değişmeli, bu sebeple de referandum sonuçlanır sonuçlanmaz, yeni anayasa çalışmalarına başlanmalıdır…
Kararım, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan anayasa referandumuyla aynı: Yetmez, ama evet!