Edeb yahu!..
Bazılarının kavrama ve algılama kabiliyetinde arıza var sanırım: Kendisinde özgürce “hayır” deme hakkını görüyor, ancak “evet” deme hakkını kullananlara da veryansın ediyor.
Tabii bunun tam tersi de geçerli…
Şu “reyting” kapmak için her türlü şaklabanlığa çanak tutan (hatta babasının ölüm haberini ekrandaki kıza canlı yayın sırasında veren) televizyonlar ve onların garip tavırlı, bilgi-birikim fakiri, aşırı bağırma heveskârı yorumcuları olmasa, ortam bu kadar gerilmez.
Çoğunun bilgisi yok, birikimi yok, fikri yok, önerisi yok, ama dinmez öfkesi, bitmez nefreti, limitsiz argosu, itham hevesi var…
Düşüncesine yahut eylemine muhalif oldukları herkesi iftiraya boğuyorlar, suçluyorlar, aşağılıyorlar, kırıyorlar, incitiyorlar, hiçbir ilkeye ve ahlâkî norma bağlı kalmaksızın, sadece “haklı” çıkmaya çalışarak durmadan bağırıyorlar.
Her iki tarafta da bunlardan bol miktarda var. Dertleri bir konuyu enine-boyuna işlemek değil, hedef seçtikleri insanları yerle bir etmek…
Sonra da kasım kasım kasılıp, “Nasıl perişan ettim ama…” diye övünmek…
Hâlbuki bağırıp çığırmalar, hakaretler, tehditler, iftiralar, isnatlar, aşağılamalar filan hiçbir işe yaramıyor…
İşe yaramıyor, çünkü bunlar bir düşünce, bir fikir, bir inceleme ve araştırma ürünü değil…
Dolayısıyla, söylenenlerden geriye derin bir nefret duygusundan başka bir şey kalmıyor!
Sultan II. Abdülhamid’in torunu Nilhan Osmanoğlu da bu tür saldırılar altında kaldı. Kimi televizyonlarda yapılan “özel” oturumlarda, yaşlı-başlı insanlar iğrenç bir üslupla saldırıp durdular…
O bahane ile Osmanlı’ya yönelik kinlerini konuşturup, kadın kimliğine karşı algılarını da dışa vurdular.
Tek kelime ile “iğrenç”ti!
Bu yüzden tekrarlayacak değilim. Sadece şu kadarını söyleyeyim ki, televizyon oturumlarında kullanılan üslup ve izlenen yöntem, Türkiye’ye bir şey katmıyor. Aksine, sürekli bir şeyler götürüyor…
Götürdüklerinin başında ise “adab” ve “edeb” geliyor!
Bendenize de “Edeb yahu!..” demekten başka çare kalmıyor.
Zaten yeterince paramparçayız, üstelik sıcak ve ilkesiz bir savaşın tam ortasındayız. Türkiye dört yandan sıkıştırılıyor…
Böyle bir zamanda safları sıklaştırmamız gerektiği için, kendi payıma ortamı daha fazla gerecek çıkışlar yapmamaya çalışıyorum…
Elimden geldiği, gücümün yettiği kadar birlik-beraberliğe hizmet etme çabasındayım. Lâkin öyle durumlarla karşılaşıyorum ki, kendimi tutmakta fevkalâde zorlanıyorum…
Bu ülke hepimizin…
Hepimiz aynı gemideyiz…
Gemi batarsa, ne “evet”çiler kurtulur, ne “hayır”cılar, hemiz topyekûn batarız!
Alt tarafı 18 maddeyi oylayacağız. Sivri sözler, kimsenin kimseyi tanımadığı büyük şehirlerin hay-huyu arasında kaynayıp gitse de, herkesin birbirini tanıdığı küçük yerleşim birimlerinde iz bırakıyor…
Ahmed Mehmed’e, Ayşe Fatma’ya düşman oluyor…
Sonra bunun bedelini hep birlikte öderiz!