“Düşene vurmayız!”
1910’lu yıllar Osmanlı açısından felaket yıllarıdır. Osmanlı Devleti, Avrupalı büyüklerle Rusya arasında kıskaca alınmış, onların kışkırttığı iç isyanlarla boğuşuyor…
Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ isyanlarında, Osmanlı’nın Balkanlardaki varlığı tartışılır hale geliyor. Ayrıca İtalyanlar Trablusgarb’i (Libya) Osmanlı’dan koparmak üzere 29 Eylül 1911’de harekete geçiyorlar. Anadolu aslanları çöllerde şehit düşüyor.
O tarihlerde, Osmanlı tahtında, “Hürriyetin ilk padişahı benim ve bunda müftehirim” diyen Sultan Mehmed Reşat oturuyor. Osmanlı Devleti her taraftan kırpılmış, daha da hazini yabancılar, devlet içinde devlet olmuşlar.
En şımarıkları da Rusya: Rus Sefiri’nin iki dudağının arasından çıkan her söz, İttihad ve Terakki iktidarını hop oturtup, hop kaldırıyor.
Osmanlı bıkkın, lâkin derdini kime yanmalı? Gücünün zirvesinde olduğu yıllarda yaltaklanan Rus, en zayıf anında Osmanlı’yı yüreğinden vurmak için fırsat gözlüyor. Osmanlı devlet ricali de bu fırsatı Rus’a vermemek için aşırı temkinli davranıyor.
Hasan Tahsin Bey (Uzer), o sıralar Beyoğlu Mutasarrıfı’dır (Tanzimat’tan sonra, sancak yöneticisine verilen isim). Hayırlı bir işe teşebbüs edip Beyoğlu’ndan Büyükdere’ye telefon hattı çektiriyor, lâkin telefon direklerinden birkaçı Rus Sefareti’nin önüne rastlıyor. Rus Sefiri hemen ultimatomu Babıâli’ye (hükümete) dayıyor: “Manzaramı kapatan bu direkler hemen kaldırılsın!”
Babıâli yine çaresizdir. Kendi topraklarına diktiği birkaç telefon direğini koruma gücünden mahrum görüntüsünden kendisi bile ürker. Zira saldırmak için Rusya’nın bahane aradığını bilmekte, bu bahaneyi vermemek için tedbirli ve temkinli davranmakta, hatta zaman zaman bunu oldukça abartmaktadır.
Beyoğlu Mutasarrıfı Tahsin Bey, Babıâli’ye çağırılıyor ve Sefir’in isteği doğrultusunda, direkleri kaldırması isteniyor: “Böyle basit bir meseleyi büyütüp Rusya ile bozuşmayalım. Git Sefire, direkleri kaldırtacağını söyle.”
Ertesi gün, Tahsin Bey, Sefir’le görüşmek için Rus Sefareti’ne gidiyor. Tam o sırada Rus Sefiri tüm haşletiyle merdivenlerde beliriyor; bakışıyorlar.
Sefaret görevlisi anlatıyor: “Beyoğlu Mutasarrıfı Tahsin Bey, şu telefon direkleri mevzuunu Ekselanslarıyla görüşmeye geldiler.”
“Ekselânsları”nın burnu Kaf Dağı’nda: “Ben koskoca Rus Çarı’nın temsilcisiyim, bir mutasarrıfla asla görüşmem. Sadrazamı gelip rica etsin!”
Çıkıp gidiyor. Tahsin Bey, taş kesiliyor, kanatırcasına dişlerini sıkıyor: “Aman Allahım!” diye mırıldanıyor, “koskoca Osmanlı ne hallere düştü.”
Bu olaydan bir süre sonra, Rusya’da Çarlık yıkılıyor. İdareyi Komünistler ele geçiriyor. Bu radikal değişiklik sebebiyle ülkeden kaçan Beyaz Ruslar’dan bir grup İstanbul’a sığınıyor...
Sefil, perişan, bir lokma ekmeğe muhtaçtırlar. Ancak hayırsever İstanbulluların yardımlarıyla hayatlarını devam ettirebiliyorlar.
Beyoğlu Mutasarrıfı Tahsin Bey, bir gün Rus göçmenleri ziyarete gidiyor. Amacı Fransızca bilen bir Rus bulup oğluna öğretmen olarak tutmaktır.
Birini gözü ısırınca, yanına yaklaşıyor. Kim olduğunu çıkarınca da, “Aman Allah’ım!” diye inliyor, “koskoca Sefir ne hallere düştü.”
Yırtık-pırtık elbiseler içinde sersefil görünen bu adam, vaktiyle kendisini küçümseyip sefaretten kovan Rus Sefiri’nden başkası değildir.
Adamı alıp evine götürüyor. Yedirip, giydiriyor. Bir güzel ağırlıyor. Cebine de hatırı sayılır miktarda para koyduktan sonra, eskiye dair tek kelime etmeden uğurluyor.
***
Yıllar sonra hikâyeyi öğrenen bir dostu, “Vaktiyle sana yaptıklarını niçin yüzüne vurmadın?” diye sorunca, Hasan Tahsin Bey şu nefis cevabı veriyor:
“Biz Osmanlı terbiyesi aldık, düşene vurmayız!”