• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu
TÜM YAZILARI

“Beni de alın ne olur koynunuza hatıralar”

18 Ocak 2017
A


Yavuz Bahadıroğlu İletişim: [email protected]

Bazılarımızın yere-göğe sığdıramadığı, öve öve bitiremediği tek parti dönemi, sadece inançlar açısından değil, ekonomik açıdan da tam bir sefaletti.

Türkiye açtı: Ürettiği hububat ihtiyaca yetmiyordu. Urla’da bile insanlar yetersiz beslenmeden dolayı ölüyordu. Çocukları kızıl, kızamık, boğmaca, tifo, tifüs gibi salgın hastalıklar götürüyordu.

Şapka Devrimi’nin başlatıldığı Kastamonu’nun Taşköprü İlçesi Müftüsü, kefen bezi yokluğunda ölüleri kefensiz gömüp gömemeyeceklerini diyanetten soruyor, ‘Diyanet İşleri Reisi Şerafettin Yaltkaya’ imzasıyla, 16.11.1942 tarihli ve 153 sayılı fetva ile bu iş için pamuklu, yünlü, ipekli herhangi beyaz bir bezin kullanılabileceği bildiriliyordu. 

Siyasi iktidar, “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” diye böbürleniyordu, ancak Osmanlı’dan kalma 8.619 km. demiryoluna hepi-topu 3.578 km. ilave edilebilmişti (1923-1950 arası).

Sulanan arazi oranını binde 6’dan yüzde 5’e, köy yollarını bin kilometreden 11 bin kilometreye Adnan Menderes çıkardı.

Demokrat Parti’nin yürüttüğü kalkınma hamlesi tabiatıyla bizim Doğu Karadeniz’e de yansıdı. 1950’li yıllarda Doğu Karadeniz bölgesinde çay henüz yaygınlaşmamıştı. Herkes gurbetçi idi. Tarlalara mısır ekiliyor, ama o da geçindirmiyordu. Yiyecek ihtiyacı zar-zor karşılanıyor, giyeceğe para kalmıyordu.

Bizim evde ilkel bir dokuma tezgâhı vardı. Rahmetli annem, tarlamızda yetiştirdiğimiz Hint kenevirinden (o zamanlar ekimi yasak değildi) elde ettiği lifleri döver, sonra demir taraklarla tarar, eğirir, binbir zahmetle önce ipliğe, ardından dokumaya dönüştürürdü…

Hemen dikilip giyilemezdi, çünkü hem çok sert, hem de kahverengiydi. Beyazlatmak için günlerce deniz suyunda ıslatmak, defalarca güneşte kurutmak gerekirdi.

Bu görev gençlerin ve çocuklarındı. Kumaş parçalarını sahile serer, kurudukça üzerlerine deniz suyu atardık. Rengi git gide açılırdı ve bu işlem kumaş beyazlayana kadar sürerdi.

Ancak yeterince beyazladıktan sonra hane halkına iç çamaşırı ve gömlek olarak dikilirdi.

Büyük ablam (Allah hayırlı uzun ömürler versin) bu işin uzmanıydı. Neredeyse bütün köye terzilik yapar, bir kuruş bile almazdı. “Komşu hatırı” denen bir şey vardı.

Onun ölçü almasını, dikiş dikmesini zevkle seyrederdim. İğne-iplik dışında hiçbir terzi malzemesi kullanmaz, kendi icadı olan bir yöntemle dikerdi. Meselâ mezura yerine karışla ölçerdi. Metre yerine de kendi kol boyunu kullanırdı. Her şey tecrübeye dayalıydı.

Hint Kenevirinden uyuşturucu madde (esrar) yapılmaya başlandığında, ekimi yasaklandı. Sümer basmaları yerli dokumanın yerini aldı. Zaman içinde de ev tezgâhları unutuldu, gitti.

Hâlbuki o tezgâhlarda annem sadece kumaş değil, kilim filan da dokurdu. Yiyeceğimizi, giyeceğimizi ve sereceğimizi kendimiz üretirdik. 

Yerli Malı Haftası’nda ilkokulumuzda açılan tezgâhta annemin sevgiyle dokuduğu kumaşlarla kilimleri iftiharla sergilediğimi hiç unutamam.

Bir de sloganımız vardı. “Yerli malı yurdun malı, her Türk onu kullanmalı”…

Yıllar var ki bu sloganı unuttuk. “Avrupa malı” kullanma modasına kendimizi kaptırdık. Ancak ödediğimiz her kuruşun “bomba” olarak geri döndüğünü, kimi Gazzeli, kimi Iraklı, kimi Suriyeli çocukların tepesine indiğini, kimi de “canlı bomba” şekline dönüşüp içimizde patladığını fark edince durum değişmeye başladı. “Yerli malı, yurdun malı”nı yeniden hatırladık. 

ABD ile AB’nin aymazlıkları bizi böyle bir noktaya getirdiyse, kârlı sayılırız.

 

x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23