İnsan, hayvan değil, halifedir!
İnsan, kainat ve hayata iman pusulası ve Kur’an haritasıyla yönelemeyenlerin en âkilleri sayılan filozoflarının; insanı hayvan olarak tanımladıklarını daha önce hatırlatmıştık:
İnsan öğrenen hayvandır (Konfüçyüs).
İnsan sorgulayan hayvandır (Sokrate).
İnsan toplumsal bir hayvandır (Eflatun)… vs gibi.
Halbuki vahyin ışığında bakıldığında görünen ve okunan ise: İnsan, hayvan değil, halifedir, gerçeğidir.
Hani Rabbin meleklere; “Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti.
Halife bir başkasını onun adına temsil eden kimse demektir. Buna göre halife temsil ettiği kimsenin bildirmiş olduğu düzeni kurmakla, onun emirlerini yerine getirmekle ve hükümlerini aynen uygulamakla yükümlüdür. Ayeti kerimeden anlaşıldığına göre insan da yeryüzünde Allah`ın halifesi olarak yaratılması dolayısıyla O`nun ilahi hükümlerini uygulama, emirlerini aynen yerine getirme yükümlülüğünü üzerinde taşımaktadır. (Ahmet Varol Meali)
Şu veciz tesbit ve ifadeler bu hakikatin adeta özetidir:
“Ve yüzer fenler ve binler san’atlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve mes’uliyetli nâzırı, ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebedin gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı..”
“Biz insanı en mükemmel surette yarattık.” (Tin, 95/4)
“O değil mi seni yaratan, bütün vücud sistemini düzenleyen ve sana dengeli bir hilkat veren.” (İnfitar, 82/7)
“Kesin inanmak isteyenler için yeryüzünde birçok deliller vardır. Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hâlâ görmeyecek misiniz?” (Zariyat, 51/20-22)
“Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, ‘Âdem’e secde edin!’ diye emrettik. İblis’in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı.” (A’râf, 7/11)
“Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım.” (Keşfu’l-Hafa)
Bütün bu ayet ve hadislerin ışığında meseleye bakarsak, insanın kainata halife ve kalbinin de ne kadar geniş ve ihatalı olduğunu anlarız. Evet insan kâinatın misalı musağğarıdır. İnsanı büyütseniz kâinat, kâinatı küçültseniz insan olur. Mesela yeryüzündeki ağaçlar insandaki kıllara; toprak tabakası, kılların altında bulunan deriye; taşlar kayalıklar derinin altında bulunan kemiklere; yeryüzünde mevcut olan çeşit çeşit sular, insanda bulunan muhtelif sulara; (kan, gözyaşı ağız suyu gibi), yine yeryüzündeki mağaralar insandaki kulak ve burun deliklerine işaret ediyor olabilir.
İnsanın mahiyetindeki bütün latife ve duyguların hepsi Allah’ın bir isminin tecelli ve nakışlarıdır. Bu latife ve duyguların dışında insanın maddi ve manevi kalıplarındaki her bir cihaz ve organlarda Allah’ın isim ve sıfatlarının birer tecelli ve nakışlarıdır.
İnsandaki bu duygu ve cihazların her birisinin kendine mahsus tevhit ve şirki olduğu gibi, her birisinin de Allah’ı tanıma ve zikretme şekilleri de başka başkadır.
Mesela insan göz penceresi ile görüntü alemini seyreder. Kulak penceresi ile alem-i mesmuat denilen sesler alamini işitir ve o alemden istifade eder. Burun ile alem-i şemime yani kokular alemine açılır...
Aynı şekilde bu alemlere açılan duygular tevhit namına işler ise, yani Allah hesabına o nimetlerden faydalanırsa, o zaman o duygular bir nevi o vazifeyi ifa etmekle ibadet etmiş oluyorlar. Yine insandaki bu duygular küfür ve şirkin hakim olduğu bir nazar hesabına çalışıyor ise, bu seferde küfür ve şirk hesabına çalışmış oluyorlar.
(http://www.sorularlarisale.com/makale/23623/hem_madem_gozumuzle_goruyoruz_ve_aklimizla_anliyoruz_ki__insan_su_kainat_agacinin..)
Şu ayet-i celileler de insanın farklılığını ve nedenini açık bir şekilde ortaya koymaktadır:
“Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım.”
“Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!” (Sad, 71, 72 ve Hicr, 29)
“..ilâhî kudretin, alelade toprağı balçık ve kurumuş çamur aşamalarından geçirerek ‘tesviye etmesi’ yani insan biçimine sokması ve böylece miktarını bilemediğimiz bir zaman içinde ‘beşer’in yani Âdem’in bedensel varlığını şekillendirmesi, biyolojik oluşumunu tamamlaması; ardından da ona ‘ruhundan üflemesi’dir. Böylece Kur’ân-ı Kerîm’de insanın bir ruh-beden varlığı olduğu açıkça ifade edilmiş bulunmaktadır. Beden insanın fizyolojik yönünü, ruh da metafizik yönünü oluşturmaktadır…
Şu halde ruh, Allah’ın, bedeniyle bu dünyaya ait, ama mâna boyutuyla ilâhî âlemle ilişkisi bulunan yeni bir varlık türü yaratmak üzere tabiat ötesinden, aşkın âlemden gönderdiği, tabiat üstü gerçek bir varlıktır; hatta Cenâb-ı Hakk’ın “ruhumdan” buyurarak insan ruhunu kendi zâtına yani bizatihi gerçek olan yegâne varlığa izafe etmesini dikkate alarak, insanın insan olmasını sağlayan asıl ve hakiki varlığının bedeni değil ruhu olduğunu kabul etmek gerekir.” (Hicr, 29; Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meal Ve Tefsir, c.III, s.350, Ank. 2007)
Bu adem dedikleri
El ayakla baş değil
Adem manayı derler
Sûret ile kaş değil
Pir Sultan Abdal