Okullar Kapanırken
Yeni eğitim-öğretim yılı kapanıyor. Hayırlı-uğurlu olmasını temenni edelim. İnşaallah geçtiğimiz dönemlerde okullarımızda yaşanan olumsuzluklar en kısa zamanda biter. Geçtiğimiz dönem okullar kapanırken gazete haberleri dikkatimi çekmişti.
Lise öğrencilerinin silah tehlikesi, sigara kullanmadaki yaş ve oran, cep telefonlarıyla fotoğraf çekip sınır tanımayan işler yapma, internet sitelerinde porno gezinmeleri, çetleşmeler, bunların sebep oldukları bunalımlar dikkat çekici boyutlardaydı. Sonuçlar, ailede yaptığı maddî-mânevî tahribatlar ortaya konulduğunda çıkan tablo içler acısı. Böyle kapatmıştık okullarımızı. Bu çocuklar, gencecik insanlar, bizim çocuklarımız.
Okulların kapanışı, gelecek dönemin açılışı. Her açılış yeni bir ümit, yeni bir tohum, yeni bir duruş. Millî Eğitim Bakanımızın bu tabloyu iyi tahlil edeceğini, mutlaka çıkış sebepleriyle beraber ele alıp hal çareleri bulacağına inanıyorum. Beşerî konuların unutulmadığı, insanın merkeze alındığı, sevgi-şefkat-merhamet temelli bir eğitime geçişin yaşanacağı bir dönem beklentisi içerisindeyim. Okulların açılış öncesi sıralara bırakılan poşetlere, kitaplarla beraber düşünceyi, sevgiyi, saygıyı, ahlakı, şefkati, merhameti de öğrencilere verilebilmek mümkün olabilseydi. Başta öğretmenlerimize, sonra yavrularımıza bir amaç, bir ideal sahibi olmanın gereğini anlatabilseydik. Öğrencilerimizi mezun ederken, üzerlerine sinmiş, hayatlarında mutlaka uygulayacakları izlenimi veren bir ahlak eğitimi verebilseydik. Alışkanlıkların en asili olan “okuma alışkanlığı” kazandırabilseydik. Değişen şartlara rağmen “biz kalarak değişme, değişerek biz kalabilme”nin usul ve üslubunu öğretebilseydik. Modernleşme, küreselleşme adı altındaki yozlaşma ve “kimlik-kişilik erozyonu”nu önleyebilseydik. Yol-köprü-baraj-tünel, metro, vb. yapımına verdiğimiz önem kadar, kendi mukaddeslerimizin, yavrularımıza intikalini sağlayabilseydik. “Önce insan!” diyebilseydik. Parayı, makamı, mevkiyi ideallerimizin gerçekleşmesi uğrunda harcayabilme metodunu gençlerimize aşılayabilseydik. Magazin-futbol-internet bağımlılığının ördüğü ağdan onları kurtarıp fıtratlarına uygun ortamların mevcudiyetinden gençlerimizi haberdar edebilseydik. Evet bir sürü temenni cümleleri. Üstelik “içimizden biri”nin Millî Eğitim Bakanlığı yaptığı, Milletimizin teveccühüne mazhar olmuş böyle bir iktidarda, hâlâ hasret ve hüzünlerimizin karıştığı, yürek yangınlarımızın sönmediği yazılar yazıyoruz maalesef. Sadece, ‘oku, çalış, para kazan, kariyer yap’ ile olmazdı, hayat da bununla dolmazdı. Öğrencilerimizi kişilik-karakter sahibi yapabilmek, bir ölçü ve denge ağırlığıyla ayakta durabilmek, doğru bir yönde ilerleyebilmek, verimlilik ve mutluluk için, başka şeyler de gerekliydi. “Önlerine bilgisayar koyduk, poşetlerde kitap ihtiyaçlarını da karşıladık daha ne!” kolaycılığı ile kendimizi aldatamayız. Onun için de bir kahırlanma dönemi yaşıyoruz: “Bu hâle nasıl geldiler? Ne oluyor bize?” Cevabı gayet basit: kişilik kazanma, bir ideale bağlanma, sorumluluk bilincine sahip olma eğitimi vermezsiniz; sadece öğretimle, belletimle, bilgiyi depolamakla, okullara internet ağı döşemekle, adam yetiştireceğimizi zannedersek, sonuç elbette böyle olacaktır. Öğretmen tayinleri bile KPSS’de alınan yüksek puana endeksli. Seçme, ‘öğretmen farklılığı’nın düşünülmesi, özel fakülteler, özel tesisler kurulması diye hiçbir teşebbüs yok! Toplumun bütün kesimlerinin psikosomatik hastalıklarla uğraşır halinde hiç şaşılacak bir şey yok. Öğrencilerin içinde bulunduğu “bu boşluğu kimler, nasıl oluşturdu?” sorusudur teşhis ve tedavinin anahtarı. Ve bu aslî soruyu, en çok da medya, kendi kendine sormalıdır.
Eğitim; İnsandaki gizli kabiliyetleri ortaya çıkarması, iyi insan yetiştirmesi, bilgiyi öğretirken ‘fayda’ ilkesine dikkat etmesi, eğittiği insanları istikamette tutması, sözle-davranışı birleştirmesi gerekmez mi?
Eğitim; bir nevi kendi ruh köklerinden gelen kültür mirasının gelecek nesillere intikalini sağlayan süreç değil mi?
Eğitim; Toplumdaki sosyal veraseti (medeniyet, ahlak vs.) iletmesi gereken bir vasıta değil mi? Eğitimde devamlılık esas değil mi?
Bizi kendi kültürümüzle, millî-manevî değerlerimizle buluşturacak bütün faaliyetlerin yeri okullar değil mi? Kendi ecdadının mezar taşını, girdiği-çıktığı fakültenin kapısındaki tuğra ve yazıdan habersiz, beş-on yıl önce yazılmış bir makaleyi anlamakta zorluk çeken, kendi kültür kodlarını, kavramlarını dahi bilmeyen bu nesil hangi eğitim kurumlarında yetişti? Güzide okullarımız (Galatasaray Lisesi, Robert Koleji, İstanbul Erkek Lisesi gibi) kültür emperyalizminin kendi ülkemizdeki üssü değil mi? Okullar kendi ülkemizde, müfredatları, yetişme ve yetiştirmeleri (Abdülhamid Han’ın düştüğü hatanın benzeri.) Osmanlı’yı yıkan ve yıktıran bizim çocuklarımızdı. Jöntürkler, İttihat ve Terakki’nin temsilcileri.
Türk Eğitim Sisteminin dışına çıktığımızda; Siz Shakespeare’i okumamış bir İngiliz, Konfüçyüs’ü okumamış bir Çinli, Dostoyevski’yi okumamış bir Rus, V.Hugo’yu okumamış bir Fransız, İncil okumamış bir Hıristiyan, Tevrat okumamış bir Yahudi düşünebiliyor musunuz? Bizi biz yapan değerler, şahsiyetimiz, kimliğimiz, aidiyet duygumuz bunlar ne olacak? Her şeye fiyat biçilen bir dünyada bizim değerimiz olmasın mı? Verdiğimizi bile muhafaza edemeyen okula, bu vatandaş nasıl güvensin? Mekteplerimiz ilim-irfan yuvası değil miydi? Ailelerimiz bizleri “mini mini mektepli ne de güzel edepli” diyerek mektebe yani okula göndermiyorlar mıydı? Evlatlarını yetiştirirken “ölürse yer beğensin kalırsa el beğensin” denmez miydi? Daha o yaşlarda bile; “Yavrum! Yediğin yok olur, yedirdiğin kalır. Giydiğin yok olur giydirdiğin kalır” diyerek Çocuk dünyasına başkalarını düşünme duygusunu yerleştiriyorlardı. Kutsalı olmayan bir eğitimin iflas ettiği gerçeğini kabul edelim. Akıllı tahtalarla tablet bilgisayarlarla bu gidişatı önleyemezsiniz. Ateş bacayı sarmışken, gençlik kaybedilirken sükût edemeyiz. İnsanımız vahyin ışığına, nebevi soluğa, hidayet ve istikamet üzere yaşanan bir hayata, dünyevi ve uhrevi saadete çağıran bir eğitime ne kadar muhtaç! Sevgili, saygılı, duygulu, düşünceli bir eğitimde buluşalım.