Abdurrahim Karakoç ve Cahit Zarifoğlu
Bugün mütefekkir, şair, iki güzel insanımızdan söz edelim.
Üç gündür, okuyanları-sevenleri-tanıyanları tarafından ikisinin de şiirleri, sözleri, konuşmaları, hayatları hatırlanmakta ve yâd edilmekte.
Cumhurbaşkanımız Erdoğan başta olmak üzere devlet yöneticilerimizden sivil toplum kuruluşlarına kadar medyanın çeşitli mecralarında Fatihalarla anıldılar.
Rabbimin nasibiyle ikisini de tanıma fırsatı bulduğum için şahsımın da bu sevgiye, muhabbete katkıda bulunması ve halkanın içine girmesi gerekir.
Yukarıda iki güzide insan dedim ama bu toprakları ve üzerinde yaşayan ama hamuru besmeleyle yoğrulmuş insanları yürekleriyle, kalpleriyle, duygularıyla, düşünceleriyle, fikirleriyle, şiirleriyle kucaklayıp, kutlu inancın sancağı altında birleştiren nice irfan sahibi büyüklerimiz vardır.
Abdurrahim Karakoç (7 Haziran 2012), Cahit Zarifoğlu da (7 Haziran 1987) tarihinde sonsuzluk kervanına katıldılar.
•
Cahit ağabeyi, “yedi güzel adamın” ceplerindeki harçlıklarıyla kurdukları Mavera Dergisi’nin Kızılay, Selanik Caddesindeki bürosunda tanıdım.
Cahit ağabey derginin her şeyi idi. Genç ve öğrenci olmamız hasebiyle derginin hamaliyelik işlerini yapıyorduk ama Cahit ağabeyin de bizden aşağı kalır yanı yoktu.
Gerçi Rasim Özdenören, rahmetli Erdem Beyazıt, Akif İnan, Nuri Pakdil ve diğer ağabeyler de aynıydı.
Dergi bürosu, kimsenin kimseye üstünlük sağlamadığı, her köşe şiir, hikâye, roman, yazı dizisi gibi dosyalar ve kitaplarla harmanlandığı bir imece meydanıydı.
Bu hali Ersin Nazif Gürdoğan şöyle anlatır:
“Türkiye’de, Batı’dan Doğu’ya bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan, sağ ve sol çatışmalarına katılmayan, bir ‘sıra dışı 68 kuşağı’ vardı.
Onlar Türkiye’nin geleceğini Amerika ve Rusya’da değil, Anadolu’da arıyorlardı. Onların gözünde Kapitalizm ve Komünizm aynı kültürün iki farklı yüzünü oluşturuyordu”.
Aynen böyleydi. Bize de tavsiyeleri; “Döşünüzü kavga ile değil; fikirle, düşünceyle, muhabbetle doldurun ve mücadelenizi bunlarla yapın” derlerdi.
•
Abdurrahim Karakoç ağabeyi şiirleriyle tanımadan önce insanlığı ile tanımıştım. “Kul olma” bilinciyle böylesine bütünleşmiş ve tüm hücreleriyle sadece Allah’a dayanan, güvenen birisiydi. “Böyle bir insan olabilir mi” diye uzun uzun kendisini incelemiştim.
Meğer oluyormuş. Şiirlerini ve yazılarını okumaya başlayınca anladım ki, med ve cezirlerle dolu insanlık tarihinin tüm çilesi ve çileden çıkış yolları, Abdurrahim ağabeyin omzunda bir yüktü.
Ve bu yükü, kendisinden önce gelenlerden emanet olarak almış, taşımak isteyen gelecek nesillere devrediyordu.
Nasip kısmet yolumuzu Vakit/Akit’te birleştirdi. Mustafa Karahasanoğlu ağabey, insan madencisidir. Madenin özüne bakar.
Abdurrahim Karakoç’un iman ve itikadına olan samimiyetini seviyordu ve yazar kadromuza katılması için teklifini yaptığında, Abdurrahim ağabey tek soru sormuştu; “Hangi gün başlayalım Mustafa Bey?”
•
Ezcümle:
Abdurrahim ağabey de Cahit ağabey de yerli-milli düşüncenin yılmaz neferleriydiler. Ve neferliklerinin gücünü imanlarından alıyorlardı. Ruhu şerifleri için el-Fatiha.







