Srebrenitsa’nın bize hatırlattığı zulüm sistemi
Srebrenitsa’nın bize hatırlattığı zulüm sistemi
AHMET VAROL
Srebrenitsa katliamının üzerinden 31 yıl geçti, ancak acısı hâlâ tazeliğini koruyor. Bu vesileyle katliamı yeniden hatırlamak, sadece geçmişe ağıt yakmak değil, aynı zihniyetin bugün nasıl devam ettiğini görmek için de gereklidir.
11 Temmuz 1995 tarihinde Sırp milisleri, BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenitsa’da 8 binden fazla Boşnak Müslümanı katletti.
Katliamın onuncu yıldönümünde İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, olayı “uluslararası toplumun utancı” olarak nitelemiş ve engelleyemedikleri için özür dilemişti. Ancak bu özür samimiyetten uzaktı; çünkü katliama zemin hazırlayan bizzat o “uluslararası toplum” denilen çıkar ittifakıydı. Dayton Anlaşması’nın mimarı Richard Holbrooke’un “NATO ve BM’nin başarısızlığı” yorumu da benzer bir ikiyüzlülük taşıyordu.
Asıl skandal ise yargı sürecinde yaşandı: Lahey Uluslararası Adalet Divanı, Sırbistan devletini katliamdan doğrudan sorumlu tutmadı. Böylece katliamı gerçekleştiren milisleri silahlandıran, koruyan ve destekleyen bir yönetimi aklamayı başarmış oldu.
Bu tablo, Gazze’deki soykırımda yaşananlarla birebir örtüşüyor. Srebrenitsa “güvenli bölge” ilan edilip katliama sahne olduğu gibi, Gazze’de de “güvenli” ilan edilen okullar, hastaneler, çadır kampları ve sığınma noktaları defalarca hedef alındı. Açlık politikası ile birlikte yürütülen bu saldırılar karşısında kendini insan hakları savunucusu ilan eden dünya, yalnızca seyretmekle yetindi. Bugün de bölgede kabul edilen ateşkesin şartlarına riayet edilmesi için işgalci siyonist rejime hiçbir baskı uygulamıyor. Bundan cesaret alan işgalci siyonistler de gündelik olarak saldırılarını sürdürdükleri gibi, insani yardımların sokulmasını engellemeye de devam ediyorlar.
Benzer bir örnek de 1996’daki Kana katliamıdır. Siyonist işgal güçleri, BM tarafından güvenli ilan edilen bir sığınağı bilerek hedef almış, 35’i çocuk 108 kişiyi katletmişti. O dönem “yanlışlık” savunması öne sürülse de, aynı anda birden fazla uçağın koordineli saldırısı, bunun planlı bir operasyon olduğunu göstermektedir. Bu katliamdan sorumlu olanlar hiçbir zaman yargılanmadı.
Ben şahsen Kana katliamının gerçekleştirildiği yeri ve öldürülenlerin fotoğraflarının sergilendiği açık müzeyi ziyaret ettim. İşgalcilerin burada BM tarafından güvenli ilan edilen alanı mümkün olduğunca çok sayıda insanı katletmek amacıyla hedef seçtikleri hem saldırıya maruz kalan yerin konumundan hem de hadiseye şahit olanların anlatılarından anlaşılıyor. Güvenli ilan edilen alan roketlerin hedefi olurken yanı başındaki binalara hiçbir saldırı olmamış. Saldırının tesadüfen veya sehven gerçekleştirilmiş olması ihtimali sıfır.
Bu tekrar eden uygulama, BM’nin özellikle de Güvenlik Konseyi daimi üyelerinin (P-5) güçlü devletlerin çıkarlarını koruyan bir mekanizmaya dönüştüğünü ortaya koyuyor. Kuruluşun adı “Birleşmiş Milletler” olsa da, uyguladığı politikalar milletlerin değil, güç ittifaklarının çıkarına hizmet ediyor.
Bu durumun sembolik bir örneği, İsrail’in bir dönem BM İnsan Hakları Konseyi’ne bağlı Hukuk Komisyonu başkanlığına getirilmesi hadisesiydi. Kuruluşundan beri zulmün ve insan hakları ihlallerinin baş aktörü olan, Filistinli esirlere işkenceyi yasallaştıran, idari tutukluluk gibi uygulamalarla binlerce Filistinliyi yargısız biçimde zindanlara dolduran bir rejimin, uluslararası hukuku denetleyen bir organa başkanlık etmesi, insan haklarına sahip çıktığını iddia eden uluslararası sistemin çelişkisini gözler önüne seriyor.
Sonuç olarak, Srebrenitsa’yı hatırlamak; yalnızca geçmişte kalan bir trajediyi anmak değil, aynı zihniyetin Gazze’de, Kudüs’te, Batı Şeria’da, Doğu Türkistan’da, Arakan’da ve başka coğrafyalarda nasıl varlığını sürdürdüğünü fark etmek ve bu çelişkili uluslararası düzenin sorgulanması gerektiğini hatırlamak anlamına geliyor. Srebrenitsa katliamı sadece belli bir grubun ya da o grubun mensup olduğu bir ırkçı anlayışı örgütleyen kadronun değil bugün dünyaya hükmeden uluslararası sistemin suçudur.