Emeklilik, hayatta en önemli değişim dönemlerinden biri.. Özellikle yaşlılıkta..
Bu değişimle birlikte insan kendini değersiz, önemsiz, yalnız, boşlukta, çaresiz hissedebilir. Hayatının geri kalanını planlamakta güçlük çeker. Yakınlarına yük olduğu hissine kapılır. Can sıkıntısı yaşar.
Hele buna bir de “eşini kaybetme” darbesi eklendiğinde durum daha vahim bir hal alıyor. Ayrıca yaşlılıkla beraber sadece fiziksel güçsüzlükler başlamıyor; aynı zamanda yaşa bağlı beyindeki bazı yapıların boyutları küçülebiliyor. Beynin işleyişinden sorumlu bazı kimyasal salgılarda azalma oluyor. Bu hem fiziki hem de hissi planda yaşlı insanı daha da etkiliyor. Muhakeme zorlukları giderek artıyor.
Eşini kaybeden yaşlı, hayatla tek başına mücadele edemeyeceği hissine kapılıyor. “Emekli maaşı bırakıp göçüp giden koca”nın hoyratlığı, anlayışsızlığı, zorbalığı ve o sağ iken sızlanılan benzer ne kadar olumsuzluğu varsa unutuluyor. “Keşke..” deniyor, “keşke sağ olsaydı da evimde bir ses, bir nefes olsaydı!”
Dul kadını, kalan emekli maaşı teselli etmiyor. Eşinin sesini, soluğunu arar oluyor. Zamanındaki geçimsizliklerine pişmanlık duyuyor.
ERKEĞİN DURUMU FARKLI MI SANKİ
Dul kalan yaşlı erkeğin durumu tam bir panik halini andırıyor. Bu erkeklerin eşleri öldükten kısa süre sonra evleniyor olması, kendi kendine bakamayacağı korkusuyla birebir ilişkili. Çünkü hayatı boyunca önce annesi daha sonra da eşi onun yerine birçok işi yapmış etmiş, o hep hazır yiyip içmeye, giyinip kuşanmaya alışmıştır. Üzerinde yemek yediği masayı toplamayı bile düşünmemiştir. Eşinden mahrum kalınca adam tam bir şok yaşar. Ne yiyecek, nasıl yiyecek, ne giyecek, nasıl yıkayacaktır? Sorular kâbusa dönüşüyor. Yalnız kalınan ev hapisane duygusu verir hale geliyor. Parası pulu gözünde anlamsızlaşıyor. Onda da “keşke..” pişmanlıkları başlıyor. “Keşke sağ olsaydı da, evimde bir ses bir nefes olsaydı..” diyor.