• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Hakan Fidan'dan dünyayı sallayan savaş açıklaması

Yeniakit Publisher
Haber Merkezi Giriş Tarihi: Güncelleme Tarihi:
Hakan Fidan'dan dünyayı sallayan savaş açıklaması

Gündeme ilişkin önemli değerlendirmelerde bulunan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan "Teklifimiz dinlenseydi savaş çıkmayabilirdi. Bir numaralı hedefimiz savaşın durmasıdır. Savaşın daha büyük bir yaygınlık göstermemesi bizim için önemlidir." ifadelerini kullandı. İslam ülkelerine de çağrıda bulunan Fidan, "İsrail'in oyununa gelmeyin" ifadelerine yer verdi.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, A Haber ekranlarında gündeme ilişkin Haktan Uysal ve Banu El'in sorularını yanıtladı.

Amerika-İsrail-İran hattındaki askeri hareketliliğin ve son durumun ayrıntılarıyla değerlendirildiği programda, bölgedeki karmaşanın Türkiye sınırlarına etkileri ve Ankara'nın savunma refleksleri tüm yönleriyle ele alındı.

Bakan Fidan'ın açıklamalarından satır başları:

Maalesef bu savaş bütün dünyanın gözü önünde cereyan etmektedir. Hem bölgemize hem de küresel politikaya çok ciddi yıkıcı etkileri olmaktadır. Maalesef Amerika'nın ve İsrail'in hukuksuz, uluslararası hukuka aykırı olarak başlattığı bu savaş, giderek daha da bölgesel yayılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Biz tabii Türkiye olarak başından beri kendimize birkaç tane ana hedef koymuştuk. Birincisi, yani mümkünse savaşın çıkmaması; ancak çıktıysa savaşı durdurmaktır. İkincisi savaşın daha genişlemesini ve yayılmasını önlemek; üçüncüsü ise Türkiye'yi bu savaşın dışında tutmaktır.

Cumhurbaşkanımız bu konularda çok net bir vizyon ortaya koydular. Tabii biz de günlük politikaları uygularken, temaslarımızı yaparken ve inisiyatiflerimizi geliştirirken bu çerçeve içerisinde hareket ediyoruz. Esas itibarıyla Türkiye'nin savaştan çok önceki bölgesel vizyonu; bölgede aslında iş birliğini, çatışmaların çözümünü ve bölgesel sahiplenmeyi esas alan yaklaşımı tam da bu türden tehditleri öngördüğü için kıymetliydi. O yolda ciddi adımlar atılmaktaydı; ama mazisi çok önceki yıllara da dayanan, özellikle nükleer mesele ve diğer konulardan kaynaklanan bu birikmiş enerji, bir savaş hâlinde ortaya çıktı.


 

"BİR NUMARALI HEDEFİMİZ SAVAŞIN DURMASI"

Tabii bizim dediğimiz gibi savaş çıkar çıkmaz, aslında bu durum 12 Gün Savaşı'nda da gerçekleşti; o zaman da öncesinde, sonrasında ve esnasında geçen sene çok çalışmamız olmuştu. Bu sene de çok çalışmamız vardır. Bir numaralı hedefimiz savaşın durmasıdır. Bunu yaparken savaşın daha büyük bir yaygınlık göstermemesi bizim için önemlidir. Burada savaşın diğer ülkelere sıçramaması, bölgede kalıcı düşmanlıkların ve istikrarsızlıkların oluşmaması önem arz etmektedir. Çünkü bu savaş inşallah öyle veya böyle bir noktada biter; ama nükleer bomba atılmış gibi hani 30-40 sene bir yerde bitki bitmiyorsa, bölgesel istikrarsızlık da böyledir. Bazı yerlerde savaş olunca toplumlar ve kültürler arasında çok ciddi husumetler oluşuyor ve ülkeler arasında bu durum yıllarca devam ediyor. Orada artık iş birliğini, kalkınmayı ve refahı esas alacak bir ortam kuramıyorsunuz. Biz bunun olmamasını istiyoruz; yani bütün çabamız aslında bunu önlemeye yöneliktir.


 

"MÜZAKERELERDEN BİR AŞAMAYA GELİNDİ"

Savaşın aslında ortaya koyduğu tehdidi diğer aktörler de görmüş durumdadır. Şimdi müzakerelerde bir aşamaya gelindi. Yani en azından müzakereler başladı; Pakistan üzerinden mesaj aktarımı vardır. Bunu hani Amerikalılar bizimle de koordine ediyorlar, biz de onlarla konuşuyoruz. İranlıları da bu konuda bilgilendiriyoruz. Bugün yine hem diğer tarafla hem de İranlılarla uzun görüşmelerimiz oldu. Tarafların nerede durduğunu, neler beklediğini ve hangi türden beklentiler içerisinde olduğunu daha rahat anlamaya çalışarak uygun mesajları vermeye çalışıyoruz. Ancak detaylara girmeden şunu söyleyebilirim ki şu anki müzakere pozisyonları, ister istemez iki tarafın da savaş öncesi müzakere pozisyonlarından farklıdır. Hele İranlılarınki çok daha farklı olacaktır; çünkü savaştan önce İran, tam da bu durumun yaşanmaması için müzakereye giriyordu. Şimdi aslında savaş epey bir noktaya geldi ve İran üzerinde de belli bir yıkım oluştu. Artık müzakereden talep edilenler tabii ki daha farklı olacaktır. Bu durum da aradaki arabulucuların işini biraz daha zorlaştırmaktadır. Ama inşallah umudumuzu kaybetmeden çalışmaya devam edeceğiz.

Bence müzakerelerde bir açılış pozisyonu vardır. Burada haliyle ilk pozisyonlar, daha sonra müzakeresi yapılsın diye biraz yukarıdan tutulur. Bence bazı taleplerin yukarıdan tutulması aslında burada alışılmadık bir durum değildir. Yani bu yönetilebilir bir alandır. İran'ın da buna vereceği cevapta o da pozisyonunu yukarıdan tutacaktır. Benim iki tarafa da ifadem şudur: Yani bu açılış pozisyonlarını çok fazla ciddiye almayın; eğer iki tarafta da gerçek bir niyet varsa, onlar muhakkak bir yerde buluşturulabilir.


"HEM CUMHURBAŞKANIMIZIN HEM DE BİZİM TARAFLARLA YOĞUN TEMASIMIZ VAR"

Yani burada önemli olan müzakerenin devam etmesi, tarafların müzakereden çekinmemesi, sahici olması ve birbirlerine güvenmeleridir. Tabii İran, Amerika'ya karşı haklı olarak inanılmaz bir güven kaybı içerisindedir. Daha önce iki defa müzakereler sürerken bir savaş durumu olmuştu. Şimdi üçüncüsünde ne olabilir durumu vardır. Biz zaten korkulan savaşın bu olduğunu söylüyoruz; ama şu anda bunu durdurmak önemlidir. Amerikalılar da bu noktada isteklilik gösteriyorlar. Ancak tarafların niyetlerinden bağımsız olarak öngörülemez problemler çıkabilir mi? Çıkabilir. O konuda da hani bizim bazı düşündüklerimiz vardır; ama belki şu anda bunu çok fazla ifade etmeye gerek yoktur. Burada hem Cumhurbaşkanımızın hem de bizim taraflarla yoğun temasımız var. İnşallah ifade ettiğim gibi, bunun bir noktaya gelmesi için canla başla çalışıyoruz.

Tabii Pakistan sağ olsun merkezi bir rol oynamaktadır. Mısırlı arkadaşımla günde herhalde dört-beş defa sürekli konuşuyoruz. Onlarla da görüş alışverişinde bulunuyoruz ve bölgedeki diğer ülkelerle çok fazla konuşuyoruz. Avrupalılar da bizi çok fazla arıyorlar. Güzel olan şudur ki tıpkı Gazze Savaşı'nda olduğu gibi, bütün dünyanın aslında beklentisi bu haksız savaşın bir an önce durması ve olumsuz etkisinin artık son bulmasıdır. Bunu bizim birkaç kilit ülkeyle beraber bir pratiğe dönüştürmemiz gerekmektedir.

Şimdi tabii bizim üzüldüğümüz nokta, maalesef bölgenin adım adım İsrail'in senaryosunu yazdığı bir oyunun içine çekilmekte olmasıdır. Özellikle hatırlayacak olursak 7 Ekim'den hemen sonra, biliyorsunuz İsrail'in ilk zamanlarda dillendirdiği ancak sonra vazgeçtiği bir politikası vardı. Yani özellikle Gazze meselesini hallettikten sonra; Lübnan'ı, Suriye'yi, arkasından İran'ı ve Irak'ı hedef alan eylemler yapacağını bir müddet deklare etmişti. Sonra o tarafta sessizliğe büründü ve bunları birebir uygulamaya başladı.


 

"KÖRFEZ ÜLKELERİ İSRAİL'İN OYUNUNA GELMEMELİ"

Şimdi geldiğimiz noktada aslında İran'a savaş açılırken, İsrail yayılmacılığı üzerinden bölgede çok kalıcı bir fitne tohumunun atıldığını görüyoruz. Bu tohum, bölgedeki Müslümanların artık bir daha bir araya gelmesini neredeyse çok zor hale getirecektir. Bizim Türkiye olarak bir numaralı hedefimiz, bir defa bu fitnenin ortaya çıkmasını önlemektir. Onun için en başta İran'a bizim telkinimiz de o yönde olmuştu. Yani 12 Gün Savaşı'nda saldırıya uğradığında, İran Körfez ülkelerine ve etraftaki ülkelere bir şey yapmamıştı; burada da hedefi orasıydı. Şimdi ben bölgeye gittiğim zaman tabii gördüğüm durum şu oldu: Bölge ülkeleri durumun çok farkında değildir. Biz şu anda tabii ağırlıklı olarak Amerika ve İsrail'in İran'a yaptığı saldırıya ve askeri tesislerindeki, kritik tesislerindeki yıkıma odaklanmış durumdayız. Zaman zaman sivil hedeflerin de, okulda olduğu gibi, vurulduğunu görüyoruz. Ancak Körfez'deki o altı-yedi ülke, açıkçası kendi yıkımlarıyla baş başadırlar. Yani şu ana kadar bana dediklerine göre; Katar, Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt ve BAE'ye toplamda 8.000 civarında füze ve SİHA atılmış durumdadır. Bu durum hem de Ramazan ayında yaşandı. Tıpkı Amerikalıların ve İsraillilerin İran'a attığı gibi, onların tepesine de bu füzeler yağmaktadır. Tabii oradaki temel hava çok olumlu bir hava değildir. Biz Türkiye olarak İran'a nasıl bir tavsiyede bulunuyorsak, toplantı esnasında onlara da tavsiyemiz şu olmuştur: "Aman sabredin, bir reaksiyon göstermeyin. Bu reaksiyon daha sonra uzun süreli ve kalıcı unsurlar bırakır. Bu durum tam da İsrail'in istediği bir senaryodur." Yani İslam ülkelerinin bölgede birbiriyle uzun süreli bir kavgaya girmesini istemektedirler. Bunu yapmamaları konusunda onları uyardık. Hem İran'a hem de diğer ülkelere tavsiyemiz, İsrail'in bu oyununa gelmemeleri yönündedir. Biz bütün perspektifi buradan kurduk. Bu oyunu görüp bozmaya çalıştığımız için de zaten sürekli İsrail'in hedefi oluyoruz.

Yani oradaki psikoloji açıkçası, "Biz saldırı altındayız ve bu saldırıya cevap vermemiz gerekiyor" şeklindedir ve bu durum giderek daha da şahinleşmektedir. Yani İran'a çok yardım yapmış ülkeler bile açıkçası bu noktaya gelmiş durumdadırlar. Biz orada bunun böyle olmaması gerektiğini, resmin büyük tarafına bakılması gerektiğini ve başlangıç sebeplerinin olduğunu hep hatırlattık. Bizim dışımızda bunu hatırlatan da pek olmuyor; orada Pakistan ile beraber biz varız. Ama ülkeler haklı olarak kendi yedikleri füzeleri ve bombaları gördükleri için halklarına yönelik bir hesap vermede de zorlanıyorlar. Çünkü sürekli bir alarm ve halk arasında sürekli bir sığınaklarda olma durumu vardır.


 

" POZİSYONUMUZ HİÇBİR ŞEKİLDE PROVOKE ETMEYEN BU ÜLKELERE SALDIRILMAMASI"

Biz onu mümkün olduğunca yatıştırmaya çalışan bir izlenim içerisindeydik. Riyad'daki toplantı zaten tek gündemle toplandı; biz davet edilirken de gündem kendilerine yapılan saldırıyla alakalıydı. Bizim orada yaptığımız temel vurgu; kendilerine yönelik bu saldırının aslında bir boşluk içerisinde olmadığı, Amerikan ve İsrail saldırganlığıyla başlayan daha büyük bir resmin yansıması olarak ortaya çıktığıdır. Türkiye olarak biz bunu haksız bulsak da pozisyonumuz, hiçbir şekilde provoke etmeyen bu ülkelere saldırılmaması yönündeydi. Bu durum hem İran'ın stratejisine hizmet etmiyor hem de bölgede uzun vadeli olarak İsrail'in daha fazla işine gelen bir ortam hazırlıyor; yani bunun olmaması gerekmektedir.

Ancak oradaki psikoloji açıkçası bu şekildeydi. Biliyorsunuz, daha sonra Suudi Arabistan'dan sonra, hatta biz oradayken bile Riyad'da füzeler atıldı.

Yani halkın nasıl paniklediğini görüyor, insanların gündelik hayatını nasıl etkilediğini anlıyor ve onların kendi anılarını dinliyorsunuz. O durum aslında askeri bir instalasyona atılan füze gibi olmuyor. Yani bir ülkeye bir füze attığınız zaman bir defa bütün ülkede ve bütün bölgede alarm veriliyor; hava savunma sistemleri en yakın neresiyse orada çalışıyor ve parçalar şehrin üzerine düşüyor. Tabii halkta o savaş psikolojisi her zaman oluşuyor. Yani bunun bir, iki, üç gün değil de sürekli olduğunu ve yüzlerce füzenin bu şekilde bir ülkenin üstüne düştüğünü gördüğünüz zaman durum başka oluyor.
Biz her zaman onları sağduyulu ve sabırlı olmaya telkin ettik. Yani onlar bizim sözlerimizi dinliyorlar ve sağ olsunlar şu ana kadar da sabrettiler; ama bazıları daha farklı davranabiliyor veya farklı yorumlar getirebiliyorlar. Yani "Bizim tepemize düştüğü kadar değil; size elli-altmış tane gelse ne yapacaksınız?" gibi bir tutum sergiliyorlar. Dolayısıyla böyle aslında daha kompleks bir durum vardır.


 

"EN BÜYÜK ENGEL İSRAİL'İN DURDUĞU YER"

Daha sonra Katar'a gittik. Katar'da da tam ben basın toplantısındayken yine alarm çaldı, yine füze meselesi yaşandı. Ondan sonra Birleşik Arap Emirlikleri'ne geçtik; orada da görüşleri aldık, dinledik ve Cumhurbaşkanımızın mesajlarını ilettik. Yani bölgenin durumuyla ilgili, İran ile zaten her gün temas halindeyiz; olanı biteni görüyor ve bilgileri alıyoruz. Yani bizim bölgeye yönelik kapsayıcı bir çözümü getirme konusunda bir vizyonumuz vardır; ama bunu pratiğe geçirmede daha fazla iş birliğine ihtiyacımız vardır ve şartlar giderek daha da karmaşık hale gelmiş durumdadır. Ama çok şükür, en azından biz öncelik-sonralık sırasını burada görebiliyoruz. Fakat dediğim gibi, inşallah bölgesel yayılmayı burada görmeyiz; çünkü o durum savaşı biraz daha sıkıntılı hale getirir. Şu anda müzakereler bir zemine oturursa inşallah iyi bir haber alırız; bütün gayretimiz bu yöndedir.

İfade ettiğim gibi, bu durumun gerçekleşmesi konusunda her tarafın niyetini okuyabiliyoruz. Bu konularda niyet bakımından, şu aşama itibarıyla İsrail hariç hiçbir aktörde problem yoktur.
Yani İsrail'in Amerikan siyaseti üzerindeki yapısal etkisini kullanmaya devam etmesi ve bölgenin geleceğine ilişkin farklı bir hesap ve arayış içerisinde olması en büyük engeldir. Mevcut savaşın gidişatından çıkardığı dersler ve yaptığı analizlerle eğer daha fazla suistimal edilebilecek veya kanatılabilecek noktalar bulduğunu düşünürse, buradan bu yola devam eder. Yani şu andaki barışın önündeki en büyük engel İsrail'in durduğu yerdir.


 

"ABD SİYASETİNİN BÜYÜK BİR VESAYET ALTINDA OLMASI GİBİ BİR SORUNU VAR"

Burada biliyorsunuz Amerika seçime gidecek ve bu konuda büyük bir tepki altındadır. İlk başta söylediği askeri hedeflerin hani yerine getirildikten sonra savaşın devam ettirilmesine ilişkin gerekçeyi de kimse anlayabilmiş değildir. Bir gerekçe değiştirmesi gerekmektedir. Onun için şu anda barış arayışları da aslında bir noktada devam etmektedir. Yani biliyorsunuz, geçen seneki savaşın ilan edilmiş hedefleri nükleer kapasitenin yok edilmesiydi; 12 Gün Savaşı'nda bunun yapıldığına dair bir deklarasyonda bulunuldu. Bu sefer de başlanırken kamuoyuna füze ve askeri sanayi altyapılarının yok edilmesiyle ilgili bir hedef deklare edildi. Bunun da yine büyük ölçüde yerine getirildiğine ilişkin bir izahla karşı karşıyayız.

Dolayısıyla onların kamuoyu ve dünya kamuoyu da şunu soruyor: "Madem böyle bir şey vardır, bütün dünyaya negatif manada çok ciddi ekonomik geri dönüşümü olan bu savaşı niye devam ettiriyorsunuz?". Oradaki o baskı mevcuttur. Fakat sorun, Gazze meselesinde ve diğer konularda olduğu gibi dünyanın İsrail üzerinde bir baskı mekanizması uygulayamamasıdır. Burada tabii Amerika'nın eğer İran'la bir anlaşmaya veya müzakereye varacaksa, İsrail üzerinde çok ciddi bir etki kullanmayı da göze alması gerekmektedir. Burada kimin kimin bileğini bükeceğini göreceğiz. Yani ben bu yapısal sorunu ifade etmek zorundayım. Bu, Amerika'nın kendi siyasal sisteminde yapısal bir sorundur. Yani kimin kimi ne kadar yönettiğini ve ne kadar etki edeceğini göreceğiz. Yani burada tabii her şey uluslararası kamuoyunun önünde cereyan etmektedir.
Bir de Gazze'den bu yana şöyle bir fark oluşmuştur: Yani İsrail'in aslında siyaset üzerindeki etkisi ve ortaya koyduğu manipülasyon giderek daha fazla ifşa edilmiş, deşifre edilmiş durumdadır. Yani Amerikan sağı da bunu artık kendi içinde çok ciddi bir şekilde tartışmaktadır. Bu konu artık halk arasında dillendirilen bir komplo teorisi olmaktan çıkmış; entelektüellerin gerekçeleriyle beraber ortaya koyduğu ciddi bir husus haline gelmiştir.
Dolayısıyla İsrail burada bu kadar deşifre edilmişken, İsrail'i destekleyen özellikle evanjelist tabanın giderek daha fazla ses çıkarmaya başladığını da göreceğiz ki nitekim bunu görüyoruz. Bu durum, aslında Amerikan sisteminde bizim gözetlemeye devam edeceğimiz bir iç siyasi mücadele olacaktır. Yani Amerika burada böyle bir vesayetten kurtulabilecek midir, kurtulamayacak mıdır?. Yani Amerikan siyasetinin esas itibarıyla büyük bir vesayet altında olması gibi bir sorunu vardır. Bundan kurtulup kurtulamayacağının mücadelesi verilmektedir.


 

"TOPLANTIYI TÜRKİYE'DE YAPMAYI DÜŞÜNÜYORDUK"

Bazı siyasetçiler vesayet altında olduklarını kabul etmiyorlar; ancak bazıları İsrail'in vesayetinde olduğuna ilişkin çok ciddi izah ve açıklamalar getirmektedirler. Bunu göreceğiz; bu, sistem içerisinde devam eden bir mücadeledir. Tabii bunun yansıması olarak sadece İran'daki müzakere değil; aslında Gazze, Suriye ve Filistin Devleti'nin geleceği gibi konular da kendi içinde şekillenecektir.
İfade ettiğim gibi şu anda mesela mesaj trafiği devam etmektedir. Yani tarafların bana emanet ettiği konuları hani burada söylemem uygun düşmez; ancak zor işleyen, sancılı olan ve sıkıntıları çok olan bir süreç vardır. Sebeplerini izah etmeye çalıştım. Ama birilerinin bu mücadeleye sürekli devam etmesi ve bu diplomatik yoğunlaşmayı yapması gerekmektedir. Biz bunu bütün seviyelerde yapmaya çalışıyoruz.
Bizim aslında planlı bir toplantımız vardı. Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan toplantısını ilk başta Türkiye'de yapmayı düşünüyorduk. Fakat Pakistanlı kardeşimiz ülkesinde kalmak zorunda kaldığı için onu Pakistan'a kaydırdık. Belki hafta sonu orada bir araya geleceğiz. Özellikle hem yürüyen bu savaştaki müzakere meselesinin nereye gittiğini, hem de bu dört ülkenin konuları nasıl değerlendirdiğini ve neler yapabileceğini ele alacağız.


 

Ben orada şunu ifade edeyim: Bizim aslında getirdiğimiz teklifin can alıcı kısmı nerede yapılacağından ziyade, kurduğumuz mekanizmanın nasıl olacağıydı. Yani biliyorsunuz kıymetli meslektaşım Abbas Arakçi beni ziyarete geldiğinde Amerika'yla müzakereler kilitlenmiş durumdaydı. Çünkü Amerikalılar dört tane konuyu aynı anda tartışmak istiyorlardı; İranlılar ise "Ancak ikisini tartışırız, diğer ikisine girmeyiz" diyorlardı. Onun üzerine de Amerikalılar askeri harekat hazırlığına başlamışlardı. Cumhurbaşkanımızın müdahalesi ve aradaki arabuluculuklar vasıtasıyla biz Ocak ayının sonuna doğru, gerçekleşmesi mümkün olan o harekatı bir nebze durdurduk. Hatta o günlerde biz, "Bugün ve önümüzdeki günlerde çok acil bir şey beklemiyoruz" demiştik. Daha sonra olayın müzakere zeminine dönmesi için biz bir öneri getirdik. Abbas Arakçi geldiğinde şunları söyledik: "Biz Gazze'de bir yöntem geliştirdik; sekiz ülke bir araya geldik ve Amerika'yla masaya oturduk. Yani böyle bir sorun vardır ve bu sorunu hem sizin hem de bizim lehimize olacak şekilde beraber çözelim." Ve oradan bir mesafe almaya doğru çabalıyoruz. Aynı yöntemi burada da kullanabiliriz. Zaten iki konuyu sen Amerikalılarla konuş, biz onu Amerikalılarla konuşuruz; geri kalan iki konuyu da sen bölge ülkeleriyle konuş. Zaten bölgenin sorunu ağırlıklı olarak bunlardır. Biz bölge ülkeleri olarak bu konuyu kendi içimizde hallettiğimiz zaman, Amerikalıların da bu konuda çok fazla bir şey söyleyecek hali kalmaz. Artı; sekiz bölge ülkesi konunun içindeyken, Amerika'nın askeri harekata girişmesi daha zor olur.


 

Ama Umman örneğini daha önce gördük; yani Umman gerçekten çok saygın ve aziz bir millettir, orada çok değerli insanlar vardır; ancak onların hukukunun çiğnenmesinde çok fazla kimse bir zarar görmedi. O yaşanmış bir örnektir. Biz de bundan hareketle bunu söyledik. Yani bizim getirdiğimiz bu teklif hayata geçseydi, Allahualem ben netice alınabilirdi diye açıkçası düşünüyordum; çünkü aslında karşı taraf da buna sıcak bakmıştı. Ama o dönem İran'ın da kendi içinde çok ciddi durumları vardır; karar alma mekanizmalarında farklı yöntemler mevcuttur. Bir de bu türden temel fikirlerin kabulü sistem içerisinde hemen mümkün olmayabiliyor.

"20 YILA YAKINDIR İRAN KONULARIYLA SÜREKLİ UĞRAŞIYORUM"

Benim o dönem İranlı kardeşlerimize yönelik sadece bir gözlemim olmuştu. Yani ben yıllardır müzakerelerin içerisinde bulunduğum için, yaklaşık 20 yıldır İran konularıyla sürekli uğraşıyorum. Aktörlerin hepsini tanıyorum, yıllardır beraberiz ve sistemin işleyişini de biliyorum. Yani orada Amerikalıların da mevcut durumdaki konumunu biliyorum. Yani orada mesela bazı kararlar çabuk alınsa, bazı konulara daha seri bir şekilde müdahale etme imkanı olabilir. Ama bu, dediğim gibi kendi iç mekanizmalarıyla alakalı bir konudur. Bize düşen, dost olarak sadece en iyi tavsiyeyi vermek ve en iyi yolu göstermektir. Biz bütün samimiyetimizle hep bunu yaptık. Olabilir miydi? Olabilirdi; ama "Olanda hayır vardır" diyelim.


 


Yani belli oranda aslında uygulanabiliyor da; hani sadece bir ülkenin değil, iki ülkenin de yandan destek verdiğinin deklare edilmesi, herkesin bu konuda kolektif bir çaba göstermesi gibi durumlar söz konusudur. Ama bu konular şimdi 15 madde, karşı taraf başka konular şeklindedir; oradaki yani tartışma konusundaki yapısal mevzular başka bir mevzudur. Ben şu aşamada arabulucuların içeriklere çok fazla müdahil olduğunu düşünmüyorum; çünkü çok erken bir dönemdir ve henüz tartışma aşamasına geçilmemiştir. Sadece bir tarafın talebi diğer tarafa iletilmiş durumdadır. Diğer taraf da buna kendi cevabını iletecektir. Pozisyonlar görüldükten sonra arabulucular, eğer taraflar uyuşmuyorlarsa ve kendilerinin daha yaratıcı fikirleri veya çözümleri varsa orada devreye girme imkânı buluyorlar.

Biz ilk başta hep "bu işi nasıl harekete geçiririz" diye uğraştık. Şimdi harekete geçirdik. O zaman birtakım şeyler vardı; çok yoğun bir trafik söz konusuydu. Savaşın ilk gününden itibaren, müzakereler bir an önce başlasın, bir noktaya gidelim, en azından bir mesaj trafiği ve niyet beyanı olsun diye çok yoğun bir trafik yaşandı. O noktada ifade ettiğim gibi uluslararası kamuoyunda çok ciddi bir beklenti ve istek vardır. Ama bu isteğin bir pratiğe dönüşmesi gerekmektedir; biz de o noktada elimizden gelen gayreti gösteriyoruz.


 

Şimdi Avrupa'daki bütün meslektaşlarımız tekrar tekrar aradılar. NATO üyesi olup Avrupa'da olmayan ülkelerin Dışişleri Bakanları tekrar tekrar aradılar. Rusya, Çin ve Asya'daki diğer arkadaşlarımız sürekli arıyorlar. İki tane husus vardır: Birincisi "ne oluyor?" Türkiye olayı nasıl görüyor şeklindedir. Yani bir olanı anlamaya çalışıyorlar ve olanı anlamada ile izah etmede en objektif aktörlerden biri olarak Türkiye'yi görüyorlar. Onun için olayla ilgili görüşümüze başvuruyorlar. İkincisi "nasıl durdurabilirsiniz?" Ne yapıyorsunuz? Umutlanmalı mıyız, umutlanmamalı mıyız sorularıdır.

İfade ettiğiniz gibi bu durum, herkesin kendi ekonomisine ve iç politikasına ciddi maliyetler ile yükler getiren bir noktadadır. Yani herkes ayağını yorganına göre uzatacak; peki o yorganın ebadı ne olacaktır? Şimdi herkes onu hesaplamaya çalışıyor. Hiç kimse panik havası vermek istemiyor ve kendi toplumuna bunu yansıtmıyor; ama Avrupa'da ve Asya'da birçok ülkenin esas itibarıyla ifade ettiğiniz gibi özellikle enerji krizinden kaynaklı sanayi maliyetlerine ve tüketici fiyatlarına yansıyan çok ciddi ekonomik problem alanlarının olduğunu görüyoruz. Şu anda basınç noktaları oluşmaktadır. Savaş henüz birinci ayını yeni tamamlayacağı için piyasalar belki uzun vadeli bir kriz satın alımına gitmek de istemiyor. Devletler bunu biraz baskılıyorlar; reel piyasalarda biraz daha gerçekçi bir yaklaşım vardır. Bankalar sessiz sedasız biraz daha farklı davranıyorlar.


 

Ama esas itibarıyla ülkeler bu görüntüyü vermek istemiyorlar. Dolayısıyla gerçek resmin nerede olduğunu bizden duymak istiyorlar. Görüşlerini paylaşıyorlar. Birçoğu, sağ olsunlar, "Avrupa'daki büyük ülkeler, Çin ve Rusya ile beraber bir şey yapabilir miyiz?" diye tekliflerde bulunuyorlar. Yani bir arabuluculuk veya çözüme katkı noktasında beraber neler yapabiliriz diye yoğun öneriler ve teklifler geliyor. Hepsiyle görüşüyoruz ve onların da görüşlerini alıyoruz. Bu türden bir niyet ve görüş birliğinin olduğunu görmek esas itibarıyla bizim omuzlarımıza daha fazla yük bindiriyor ve daha fazla mesuliyet hissettiriyor. Genel manada bu noktada inanılmaz yoğun bir diplomatik trafiğimiz vardır.

Hürmüz Boğazı ile ilgili aslında şu anda iki farklı alanda çalışma yürütülmektedir. Bunlardan birincisi; hâlihazırda var olan pratik sorunların çözümü, özellikle de bazı gemilerle ilgili yaşanan aksaklıkların giderilmesidir. İkincisi ise kalıcı bir çözümün nasıl inşa edileceğidir ki bu konu, ileride sağlanacak bir ateşkes ve barış anlaşmasının temel parçalarından birini oluşturacaktır.


 

"ABD İSRAİL ÜZERİNDE BASKI KURMALI"

Hürmüz Boğazı üzerine, Amerika Birleşik Devletleri tarafından Avrupa eksenli başlatılan farklı bir tartışma daha mevcuttur. Barışın sağlanamadığı bir senaryoda, bölgedeki sorunları aşmak için askeri bir güç kullanımı gerekirse; bunun nasıl mobilize edileceği ve ülkeler arasında nasıl bir ittifak kurulacağı tartışılmaktadır. Amerika'nın bu konuda bölge ülkelerine yönelik bir çağrısı bulunmaktadır. Ancak Avrupa'da daha farklı bir yaklaşım gözlemliyoruz: Birçok ülke, krizden doğrudan etkilendiği hâlde, İsrail-İran-ABD gerilimi ile Hürmüz Boğazı krizini birbirinden ayrı tutma eğilimindedir. Bunun temel nedeni, Avrupa kamuoyunun bu savaşta İran'a karşı Amerika ve İsrail'in yanında yer alınmasına yönelik gösterdiği tepkidir. ABD İsrail üzerinde ciddi baskı kurmalı.

Diğer yandan, Hürmüz'deki ticaret trafiğinin aksamaması adına sorunu askerî krizden ayrıştırma eğilimi güçlenmektedir. Bazı ülkelerin, en azından söylem düzeyinde bile olsa, bu trafiğin açılmasına destek verebilecekleri görülmektedir. Müzakereler esnasında ABD tarafı; belli bayraklara sahip ülkelerin gemilerinin boğazdan geçişine izin verilmesinin bir "iyi niyet göstergesi" olacağını ifade etmiştir. İran tarafı da bu öneriye olumlu bir yaklaşım sergilemiş; hatta Türk gemilerinin de bu süreçten istifade edebileceği belirtilmiştir. Taraflar arasında yürütülen paket çalışma nedeniyle şu an daha fazla detay paylaşmamız uygun olmasa da sürecin diplomasi ve diyalog yoluyla çözülmesi en büyük temennimizdir. Aksi takdirde, krizin uzaması hâlinde bölgede İran karşıtı daha geniş bir koalisyonun oluşması kaçınılmaz görünmektedir.


 

Hürmüz Boğazı'nın statüsü konusundaki tartışmalara gelecek olursak; dünya enerji arzının yüzde 20'sinin geçtiği bu stratejik bölge, sadece İran'ın değil; Umman, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer Körfez ülkelerinin de paydaşı olduğu bir alandır. Dolayısıyla boğazın statüsüne ilişkin kararların tek bir ülkenin görüşüyle değil, tüm paydaşların ortak anlayışı ve oydaşmasıyla alınması gerekmektedir. Uluslararası ticaretin selameti açısından geçişin fiziki ve hukuksal engellere takılmadan, öngörülebilir bir şekilde devam etmesi esastır.

Körfez bölgesindeki kriz, sadece enerji akışını değil, gıda güvenliğini de tehdit etmektedir. Geçen hafta bölgeye yaptığım ziyarette diplomatlarımızdan aldığım brifingler; deniz yolunun tıkanması nedeniyle gıda fiyatlarının hızla arttığını göstermektedir. Bu noktada Türkiye, kritik bir alternatif rota hâline gelmiştir. Avrupa'dan gelen veya Türkiye'den tedarik edilen gıdalar; Suriye ve Irak üzerinden kara yoluyla Körfez ülkelerine ulaştırılmaktadır.

Bu durum, Sayın Cumhurbaşkanımızın yıllardır vurguladığı "bağlantısallık" vizyonunun (Kalkınma Yolu ve Orta Koridor gibi projeler) önemini bir kez daha kanıtlamıştır. Eğer Kalkınma Yolu Projesi kapsamında Basra'dan sınırımıza kadar uzanacak boru hattı, demir yolu ve fiber altyapı çalışmaları daha önce tamamlansaydı, bugün Hürmüz Boğazı'nın kapanması bölgeyi bu denli sarsmayacaktı. Savaştan sonraki süreçte; Körfez enerjisinin Irak ve Suriye üzerinden geçerek Türkiye'ye ulaşacağı, buradan da Ceyhan üzerinden uluslararası piyasalara ve Avrupa'ya akacağı en az iki-üç yeni boru hattı projesinin hayata geçtiğine hep birlikte şahit olacağız. Bu projeler, geleceğin en güçlü alternatif planları olarak masadadır.

TÜRKİYE'NİN ENERJİ HUB VİZYONU: KRİZLERLE DAHA DA ANLAŞILDI

Bütün bu enerji kaynaklarını kendi üzerinden bir merkez (hub) olarak alıp hem kendi kullanımına hem de dünyanın hizmetine sunma konusundaki vizyonun ne kadar haklı olduğu aslında burada ortaya çıktı. Bu konuda çok şükür Sayın Cumhurbaşkanımızda o kadar net bir vizyon ve irade var ki; çoğu zaman gerçekleşmeyen işler, bizim muhataplarımızın yetersizliklerinden, karar alamayışlarından ya da diğer imkânsızlıklardan veya gecikmelerden kaynaklanıyor.


 

DÖRT KOLDAN ENERJİ AKIŞI

Şu anda kuzeyden, Rusya'dan gelen hatlar; Azerbaycan'dan gelen hatlar; İran'dan gelen hat ve Irak'tan kara yoluyla taşıdığımız petroller söz konusu. Aslında orada tam bir boru hattı ile enerji hattı kuracaktık; ancak kendi iç anlaşmazlıklarından dolayı bir türlü gerçekleşmiyor. Irak doğal gazını ve petrolünü, özellikle de doğal gazını bir türlü ne Türk ne de uluslararası pazara sunamıyoruz.

Şimdi Hazar Denizi'ndeki boru hattı meselesini yıllardır konuşuyoruz. Azerbaycan ile Türkmenistan arasında bir anlayış birliği oluşturup o kısa mesafeye bir boru hattı döşeyerek Türkmen gazının Azerbaycan üzerinden Türkiye'ye getirilmesi hedefleniyor. Bunlar inşallah gerçekleşecek.


 

ENERJİ KRİZİ DÜNYAYI YENİ ARAYIŞLARA İTİYOR

Aslında bu savaş, bağlantısallığın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Dünya enerji piyasalarına ve enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesine de çok etkisi olacağını düşünüyorum. İnsanlar bu krizden ders çıkartıp; özellikle ucuz enerji peşinde koşan Güney Kore, Çin, Hindistan ve Japonya gibi birçok ülkenin farklı enerji arayışlarına gireceğini düşünüyorum. Önümüzdeki yıllarda nükleer enerjiye daha fazla yönelim olacağını öngörmek mümkün. ABD'nin Hürmüz ve çevresine yönelik olası askeri (özellikle kara harekâtı) planları var mı ve Türkiye bu süreci nasıl değerlendiriyor? Bu, bizim çok yakından takip ettiğimiz bir konu.

"KÜRT GRUPLARIN İSTİSMARINA İZİN VERMEYİZ"

Bölgedeki Kürt kardeşlerimizin belli bir noktada istismar edilmesi ve bu oyuna alet edilmesi meselesi, bizim görmek istemediğimiz bir durumdur. Belli örgütlerin bu noktada MOSSAD tarafından temas edildiğini biliyoruz. Milli İstihbarat Teşkilatımız (MİT) bunu çok hassas bir şekilde takip ediyor ve bizleri de zamanlıca bilgilendiriyorlar. Sürekli raporları görüyoruz; İbrahim Bey ile de günde en az iki defa konuşuyoruz.


 

TÜRKİYE'NİN NET DURUŞU: "NE EZİLMEYE NE İSTİSMARA İZİN VERMEYİZ"

Bu konu bizim yakın takibimizde. Hem Suriye hem Irak hem de İran'daki Kürt kardeşlerimizin durumuyla ilgili perspektifimiz nettir. Cumhurbaşkanımızın ve bizim durduğumuz yer bellidir. Ne oradaki insanların ezilmesine müsaade ederiz ne de başka ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda onları istismar etmesine izin veririz.

İSRAİL'İN TEMASLARI VE BÖLGESEL GERİLİM

Diğer taraftan, İsrail'in bu konudaki arayışı bitmiyor; temas ve teklifleri de gizlenmeden devam ediyor. Buna yönelik karşı duruşumuz sürecektir.
Adaların işgaliyle ilgili senaryoların olduğuna dair raporlar var, bunları görüyoruz. Eğer savaş uzarsa, savaşan taraflar ellerinde nasıl daha fazla manevra alanı tutabilirler? Savaşta İran, Hürmüz Boğazı'nı kapatarak stratejik bir avantaj elde etti. Şimdi ABD de gider, İran petrolünün %70-%80'inin ihraç edildiği adayı ele geçirirse, o da başka bir stratejik avantaj elde etmiş olur.

TÜRKİYE ATEŞKESİ ÖNCELİKLİ GÖRÜYOR

İşte bunun için biz kendimizi sürekli zamana karşı yarışıyor gibi hissediyoruz. Bu tür kalıcı etki bırakacak operasyonlar gerçekleşmeden bir an önce barış anlaşmasında ve ateşkes müzakerelerinde bir yere varılmasını istiyoruz. Aksi takdirde bu tür hareketler yapıldı mı geri dönüşü zor olur ve masadaki dengeleri çok fazla etkiler. Taraflar o anda kimin eli daha güçlüyse, ona göre bir dil kullanmaya ve şartlarını değiştirmeye başlar.

TÜRKİYE'NİN ÇÖZÜM ODAKLI DEVLET GELENEĞİ VE SONUÇ ODAKLI YAKLAŞIMI

Sayın Cumhurbaşkanımız, Başbakanlık döneminden itibaren devlet yönetiminde sorunların çözümüne yönelik, problem çözme tekniği açısından oldukça özgün ve yaratıcı yaklaşımlar geliştirmiştir. Konulara her zaman sonuç odaklı bir perspektifle yaklaşmıştır. Bu yaklaşım yalnızca uluslararası ilişkilerdeki çatışmaların çözümünde değil, her alanda kendisini göstermektedir. Esas olan, usullerin kutsanmasından ziyade meselenin nihayete erdirilmesi ve somut bir sonuç alınabilmesidir.


 

JEOPOLİTİK KONUM VE BÖLGESEL HAVZALARLA BÜTÜNLEŞME

Türkiye'nin siyasal çizgisi ve tarihî yolculuğu oldukça belirgindir. Bu coğrafyadaki halklarla, milletlerle ve kültürlerle kurduğumuz köklü ilişkiler ile modern dünya olaylarından çıkardığımız dersler ortadadır. Dünyanın farklı bölgelerinde görülen kalkınma, refah, mutluluk, istikrar ve huzur ortamı neden bizim coğrafyamızda da hâkim olmasın? Türkiye, coğrafi konumu gereği dünyada eşine az rastlanır istisnai bir duruma sahiptir. Birçok farklı kültür, siyaset ve coğrafya havzasına aynı anda eklemlenmiş durumdayız. Kendimizi tek bir havza ile tanımlamamız mümkün değildir; aksine her biriyle etkileşim hâlindeyiz. Bu durum, her bölgeye özel analizler, duruşlar ve eylemler geliştirmemizi zorunlu kılmaktadır.

Kuzeyimizdeki Kafkaslar'dan doğumuzdaki İran, Afganistan ve Pakistan hattına; güneyimizdeki Irak ve Suriye üzerinden Orta Doğu'ya ve Kıbrıs merkezli Doğu Akdeniz havzasına kadar her bölge, Türkiye için ayrı bir politika alanıdır. Batımızda ise Ege, Yunanistan, Bulgaristan ve Balkanlar üzerinden Avrupa'ya uzanan stratejik hatlar bulunmaktadır. Tüm bu bölgelerin kendine has fırsatları olduğu kadar krizleri ve sıkıntıları da mevcuttur. Türkiye olarak bu gerçeklerden kendimizi soyutlamamız mümkün değildir.


 

DİPLOMASİDE ÜÇ TEMEL SÜTUN: İRADE, BİLGİ VE EYLEM

Bölgesel krizleri yönetebilmek için üç temel unsura ihtiyaç duyulmaktadır: Sağlam bir irade, nitelikli bilgi ve analiz kabiliyeti ile etkili eylem gücü. Cumhurbaşkanımızın halkın seçimine dayalı meşruiyeti ve Türkiye'deki siyasi iradenin sürekliliği, bölgedeki niyetimizin güvenilirliğini test etmektedir. Avrupa'da sıkça gördüğümüz kısa ömürlü iktidarların aksine, Türkiye'deki uzun erimli yönetim ve istikrarlı ilkeler, ülkemizi bölgede "emin bir ortak" konumuna taşımıştır. Uzun vadeli politikalar ve krizlerden çıkarılan derslerin doğru bir ortalamasının alınması, bu başarının temelidir.


 

DOMİNASYON YERİNE İŞ BİRLİĞİ VE "KAZAN-KAZAN" MODELİ

Siyasal kültürümüzde temel prensibimiz dominasyon değil, iş birliğidir. Güçlü bir ülke olarak kaba kuvvet ya da örtülü faaliyetler gibi yollara başvurma imkânımız olmasına rağmen, biz her zaman şeffaf, açık ve herkesin faydasına olacak "kazan-kazan" modelini tercih ediyoruz. Bölge ülkelerinin her birinin kendi menfaatlerini gözetme hakkına saygı duyarak, gönüllü katılıma dayalı bir barış iklimi inşa etmeye çalışıyoruz.

SÜREKLİLİK VE GÜVENE DAYALI LİDERLİK

Türkiye'nin diplomatik gücünün arkasındaki en büyük etkenlerden biri de aktörler arasındaki devamlılıktır. 2007 yılından bu yana devletin kilit noktalarında bu süreçlerin kesintisiz içinde yer alan bir kadro olarak, bölgedeki liderlerle 20 yıla yakın süredir devam eden bir tanışıklığımız bulunmaktadır. Bu kişisel ve kurumsal devamlılık, uluslararası ilişkilerde paha biçilemez bir güven ortamı oluşturmaktadır. Bölge liderlerinin Sayın Cumhurbaşkanımıza duyduğu derin güven, bazen ülkelerin kritik meselelerde Türkiye'nin hakemliğini veya önerisini talep etmesine yol açmaktadır.


 

Eğer Türkiye'nin olayları kendi lehine eğip büktüğü, mezhep ya da etnik savaşları kışkırttığı veya suistimaller peşinde koştuğu düşünülseydi, bu politikaların hiçbiri karşılık bulmazdı. Türkiye'nin yıllardır sürdürdüğü bu tutarlı çizgi, "sözü neyse ameli de odur" ilkesinin bir sonucudur. Bu yaklaşım, bugün uluslararası ilişkiler literatüründe üzerine tezler yazılan özgün bir model hâline gelmiştir.

Benim Meclis'teki tecrübem şu: Zaman zaman büyük bir memnuniyetle davet ediliyoruz ve gerek açık oturumlar gerekse kapalı oturumlarla bilgilendirmeler yapıyoruz. Sevindirici olan şey şu; mesela Filistin meselesi, Gazze sorunu... Türkiye'de her konuda bir görüş ayrılığı veya ihtilaf olabilir ama gerçekten insanın gurur duyduğu bir manzara var; bütün renklerden siyasi partilerin hepsi bu konuda tek bir ses oluyorlar.


 

SİYASETTE ELEŞTİRİ VE "PROPAGANDA" AYRIMI

Ama tabii siyasetin kendi içinde bir kuralı var; tek seslilik olsa da eleştiri yapmak ya da yapılanı takdir edip etmemek siyasetin diğer kurallarıyla işliyor. Burada da ben İran meselesinde de bölge konularında da genel itibarıyla aklıselim bir yaklaşımın olduğunu görüyorum. Ancak iktidar eleştirisinde, bizim eleştirimizde zaman zaman farklı yaklaşımların olduğunu da görüyorum. Elbette insanın tabiatı gereği eleştiriler kimsenin hoşuna gitmez ama demokrasilerde eleştiri yapılması gerekir.

"YARIM CÜMLEYLE MUHALEFET" ELEŞTİRİSİ

Ben kendi adıma şunu yapıyorum: Söylediğim sözlerin tamamını dinleyip, o bütünlük üzerinden eleştiri yapanları büyük bir dikkatle ciddiye alıyorum. Ama konu gündelik siyasette biraz "vurma", yıpratma, puan alma meselesine ya da sadece söz şehvetiyle kalabalıkları galeyana getirme çabasına dönüştüğünde; işte orada eğilip bükülmeler başlıyor. Olay propagandaya dönüştüğünde ise tatsız bir alana doğru gidiyor ki o da artık siyasetin kendi içinde yapacağı bir şey.

Bir de biz iktidarda olduğumuz için elimizde yapacak çok konu var. Muhalefetin ise eleştiri dışında bir silahı olmayabiliyor. Haklı olarak eleştiri nitelikli yapıldığı zaman başımızın üstünde yeri var. Ama benim söylediğim bir cümlenin yarısını alıp, diğer yarısına bakmadan muhalefet yapanların durumu başka bir konu. Bu durumlar yaşanıyor ancak genel itibarıyla hem Filistin meselesinde hem de diğer bölgesel konularda bir ortak duruş olduğunu görüyorum.


 

ULUSLARARASI ARENADA "TÜRKİYE DURUŞU" VURGUSU

Bu durum bize daha fazla mesuliyet yüklüyor. Ben bunu uluslararası arenada da sıkça dile getiriyorum. Örneğin Riyad'daki toplantıda bunu ciddi bir şekilde ifade ettim. Hatta Pakistanlı kardeşlerimizle beraberken orada dedim ki: "Ben sizin duruşunuzu anlıyorum, her gün füze yiyorsunuz; fakat diğer taraftan burada şöyle bir durum var; bizim milletimiz, İsrail'in ortaya çıkardığı fitnenin büyüklüğü karşısında çok ciddi bir duruş içerisinde." Aynı şekilde Pakistanlılar da öyle... Eğer bir duruş sergileyecekseniz bunu Müslüman kamuoyuna çok iyi anlatmanız, onları ikna etmeniz ve kazanmanız lazım. Bunun olmadığı bir yerde sonuç alınamaz.

"TÜRKİYE'DEKİ SİYASAL DURUŞ DIŞ POLİTİKAYI ETKİLİYOR"

Ben parlamentoya gittiğimde oradaki partilerin duruşunu görüyorsunuz. Amerika'nın ve İsrail'in ortaya koyduğu bu pozisyonun size verdiği zararın İran üzerinden olduğuna inanıyorsunuz ama bunun bir şekilde halka iletişiminin yapılması lazım. Dolayısıyla bunu dikkate almalısınız. Biz bunu dikkate alıyoruz. Bu uyarılarımız neticesinde orada İsrail ile ilgili o cümle bildiriye girdi. Bunu sadece Türkiye'deki siyasal duruşun uluslararası ilişkilerdeki hareketlerimizi nasıl etkilediğine örnek vermek için söylüyorum. Bizim durduğumuz yer zaten orası. Umarım Türkiye, hayati birçok konuda bu birlikteliği yakalar. Fikir birlikteliğimizin olması güzel, eğer bunu biraz da eylem ve anlayış birliğine dönüştürebilirsek daha fazla etki üreteceğiz diye düşünüyorum.


 

GAZZE İÇİN YOĞUN DİPLOMASİ TRAFİĞİ

Bugün öğleden sonra Zoom üzerinden Gazze konulu bir toplantıya katıldım. Biliyorsunuz bu barış kurulunun bir Gazze komitesi var, onun üyelerinin katıldığı bir toplantıydı. Birinci aşamadan ikinci aşamaya nasıl geçeceğiz, birinci aşamada tamamlanmamış hususlar neler, ikinci aşamada neler yapılması gerekiyor; bunlara yönelik çalışmalar yaptık.

İSRAİL'İN "OYUNBOZANLIĞI" VE SAHADAKİ KRİTİK BAŞLIKLAR

Tabii burada İsrail'in oyunbozanlığı her konuda olduğu gibi burada da mevcut. Tarafların birtakım beklentileri var. Birinci aşamada tamamlanmamış olan insani yardımlar, barınma, günlük hasta mobilizasyonu, Refah Sınır Kapısı'nın açılması ve belirli miktarda kamyonun giriş çıkış yapması gibi şekil şartlarının ve pratikteki hususların hayata geçmesi gerekiyor. Bu, öncelikli konumuz.


 

HAMAS İLE KRİTİK GÖRÜŞMELER

İkincisi, yarın ve sonraki günlerde Hamas ile ilgili bazı konular üzerine toplantılarımız olacak. Birkaç gündür Hamas ile konuştuğumuz konular var. Bu görüşmelerin neticesinde ileriye yönelik atılacak adımlar netleşecek. Konuyu ilerletmeye çalışıyoruz, Gazze hiçbir zaman gündemimizden düşmedi ve düşemez de. Oraya dedike olmuş, sürekli çalışan bakan arkadaşlarımız var, biz de konuyu ciddiyetle çalışıyoruz. Hatta bugün Cumhurbaşkanımızı Dolmabahçe'de yürüyen süreçler, sorun alanları ve aktörlerin tavırları konusunda detaylıca bilgilendirdik.

 "GAZZE GÜNDEMİMİZDEN DÜŞMEYECEK"

Gazze gündemimizden düşmeyecek; hiçbir savaşın orayı unutturmasına izin vermeyeceğiz. Bizim için Gazze'deki bir numaralı tehlike Gazze'nin insansızlaştırılması ve Filistinsizleştirilmesidir. Bunun önüne geçmek için elimizden gelen her şeyi yapacağız.

Benim Meclis'teki tecrübem şu: Zaman zaman büyük bir memnuniyetle davet ediliyoruz ve gerek açık oturumlar gerekse kapalı oturumlarla bilgilendirmeler yapıyoruz. Sevindirici olan şey şu; mesela Filistin meselesi, Gazze sorunu... Türkiye'de her konuda bir görüş ayrılığı veya ihtilaf olabilir ama gerçekten insanın gurur duyduğu bir manzara var; bütün renklerden siyasi partilerin hepsi bu konuda tek bir ses oluyorlar.


 

AVRUPA'NIN TARİHSEL SORUMLULUK PSİKOLOJİSİ

(Avrupa'nın İsrail'e yönelik bir bakış açısı değişikliği olur mu?)

Tabii ki burada yıllar içerisinde oluşturulmuş bir anlayış, kurulmuş mekanizmalar var; bilerek veya bilmeyerek Siyonizm'in amaçlarına hizmet eden ve onu koruyan... Çünkü Avrupa kendisini İkinci Dünya Savaşı'ndan dolayı suçlu hissediyor. Biz de eleştirilerimizde diyoruz ki: "Tarihin o zaman da yanlış tarafındaydınız, bu zaman da yanlış tarafındasınız." Diyoruz ki: "Yapana değil, yapılan eyleme bakın." Önemli olan, doğruluğu ve yanlışı eylem üzerinden söylemektir.

"DAHA FAZLA KAN VE GÖZYAŞI MI GEREK?"

Yaptığımız konuşmalarda bu analiz ve bu gerçeklik artık ortaya konuyor; ancak ideolojik tercihte olan bazı partiler var, onları dışarıda tutuyorum. Üzücü olan şu ki; bunların belli bir eyleme dönüşmesi için çok daha fazla kanın ve gözyaşının akması, Avrupa'nın bu sıkıntıyı daha derinden hissetmesi gerekiyor. Buna gerek var mı? Yok. Aslında ortadaki sorun alanı belli. İnsanlık daha erken harekete geçebilir ama maalesef Gazze'de biliyorsunuz, kaç bin kadın ve çocuğun şehadetiyle sonuçlandı. Oradaki insansızlaştırma hareketini biz son anda durdurduk.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Mesut Sarp

Bırakalım artık bu lafla İsrail'i sallamaları. Yüzbinlerce her yaştan Müslüman şehitlerin kanlarından göl oldu. Bu alçak Siyonistler laftan anlamaz,sıkın bi kaç tanesinin beynine mermiyi bak nası akıllanacaklar... Neden korkuyoz yav?!

Ibrahim

Gazze’deki katliamı seyreden dünya ehli ahir zaman Müslümanları bunun bedelini ödeyecek ve süreç başladı. Bu gidişat Mehdi Aleyhisselam öncesi Teknolojinin ve dünyada insan nüfusunun büyük kıyıma uğrayacağı nükleer savaşa doğrudur. Allah-u alem. Ehli sünnet itikadında ölmek için Allah Teala’ya yalvaralım. Yoksa yandı keten helva
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23