Varlıkta da yoklukta da hep aynı!
1980 yılı öncesi Türkiye’nin yaşadığı terörle harmanlanmış ekonomik, siyasi ve sosyal hayatını düşünüyorum da, “Nereden nereye derken, 2018’de bile yakamızı bırakmayan enflasyon belâsından ne vakit kurtulacağız?” diye de kendime sormadan edemiyorum!
Yarım asır önce yokluk ve kıtlık çoktu, ama enflasyon da çok yüksekti… Yaşadığım zaman zarfında enflasyon ile siyasette taşlar hiçbir zaman yerine oturmadı. Halk sürekli sıkıntılar içinde yaşadı.
Vatandaşın geçim derdini fırsat bilenler yine yüksek enflasyonlu yıllarda zenginliklerine zenginlik katarken siyasetçiler de yüksek enflasyon gölgesinde koltuk kapma yarışı yaptılar. Bugün ekonomi “dengelenme” safhasını yaşıyor ama yüzde 25’lik enflasyon da ileriye mâtuf can sıkıyor!
İsterseniz 48 yıllık enflasyon periyodunu küçük de olsa gözler önüne sereyim...
1970 yılı sonunda enflasyon yüzde 8 idi. Tabi siyasi krizlerle sonraki yıllar tufan oldu!.. Gelen yıllarda, meselâ 1977’deki yüzde 28’lik enflasyon, terörün de etkisiyle 3 yıl içinde ihtilâlin yapıldığı 1980 yılı dâhil yüzde 115’e çıktı.
***
Sizlere 44 milyon vatan evladının aynı kazanda kaynadığı o senelere âit, kendi hayatımdan bir safha aktarayım…
O zamanlar İstanbul’da ikamet ediyorduk… Lisenin son yıllarıydı. Babamın asgari ücretli bir işçi, babaannemle annemin de evde aile bütçesine katkı sağlamak üzere elişleri yaptığı 4 kardeşli 7 nüfuslu bir ailenin ağabeyi olarak liseyi bitirip bir iş tutmayı iple çekiyordum.
Öğrenciyken tek tedrisatlı okulumuza zamanında varabilmek için sabahın karanlığında yollara düşerdik… Yine dönüşte akşam namazını geçip yatsıya yakın bir vakitte eve ancak ulaşabilirdik. O yıllarda İstanbul’un bir semtinden diğer bir semtine her gün gidip - gelmek bizim gibi dar gelirli aileler için kolay iş değildi...
Hâlen İstanbul’un bir ilçesinde bugün belediye başkanlığı yapan arkadaşımla birlikte evden okula, okuldan eve uzanan yollarda bir ilçeden diğer ilçeye saatlerce yürürdük. Yürümekten tabanlarımızın şişerek kara sular indiği ayaklarımıza, ancak annem ile babaannemin hazırladığı tuzlu su iyi gelirdi. Bazen de yorgun ayaklarımızı evimizin bahçesindeki toprakta dinlendirirdik.
Sabah namazı sonrası evde içtiğimiz bir iki bardak çay ve yediğimiz margarinli bir dilim ekmekle akşam ederdik. Haftalarca zeytin ve peynir görmediğimiz zamanlar olurdu. Okula giderken bulabilirsek çantamıza koyduğumuz birkaç dilim ekmek yanında soğan ya da rendelenmiş yağsız, limonsuz havuç dolu sefer tasımızı öğle arasında açardık… Ama çoğu günler açtık. Harçlık olarak cebimize birkaç lira girdiğinde o gün bizim için bayram olurdu.
O yıllarda bir de terör belâsı vardı ki, anneler kocalarını ve çocuklarını sabah dualarla uğurlardı. O vefakâr yürekler, akşam saatlerinde âdeta cam ve balkonlara boncuk gibi dizilir, endişe ile umut arasında dönüş yolunu gözlerlerdi.
İstisnalar hâriç yaklaşık her aile aynıydı. Dert, kasavet, yokluk ve kıtlık içindeydiler ancak hayatta kalabilmek onlar için iftihar vesilesiydi. Kanaatkârdılar… Ne pahasına olursa olsun bir çiçek ile mutlu olabilecek kadar da becerikliydiler. Komşular, akrabalar, arkadaşlar sıkılmış birer yumruk gibi dayanışmanın birer timsâliydi.
***
İşte ihtiyarladık, koca bir ömrün sonuna geldik. Geriye eski günlerden çok az iyi şeyler kaldı. Haydi onlardan vazgeçtik… Ama şu baş belâsı yüksek enflasyonu hayatımızdan hâlâ atamadık…
Hangi devir, hangi yönetim gelirse gelsin varlıkta da yoklukta da yüksek enflasyon içinde yaşıyoruz! Maalesef ekonomimiz yüksek enflasyon olmadan hayatiyetini sürdüremiyor…
Dolayısıyla yüksek enflasyon ülke yönetiminde bir tuzağa dönüşmüş. Sorun yıllarca çözülemediğinden ülke ne siyasi ne de ekonomik krizlerden kurtulabilmiş! Geriye doğru bakıldığında her gelen yönetici aynı tuzağa basarak siyaset sahnesinden çekilmek zorunda kalmış!
Kısa bir enflasyon tarihi vereyim… 1980 darbesinden sonra askeri idareyle 1981’de yüzde 115’lerden yüzde 33’ler seviyesine indirilen enflasyon, 1990’lı yılların başında siyasi karışıklıkların artmasıyla tekrar yüzde 60’lara tırmanmış. Enflasyonun 1990 – 2000 arası yüzde 60-106 uçlarında mekik dokuması 1970’li yıllarda uygulanan ekonomi politikalarına dâhi rahmet okutmuş. Ardından IMF’nin desteğine rağmen 2002’ye kadar sürdürülen çabalar enflasyonu ancak yüzde 45’lerde tutabilmiş.
Neticede 2003 yılı gelmiş, iktidar değişmiş… Yüzde 25,3 ile kapatılan 2003 senesi, enflasyonda iyileşme adına bir milât olarak algılanmış… Enflasyon 2014 yılına kadar sırasıyla 2004’te yüzde 10,6, 2005’te yüzde 8,1, 2006’da yüzde 9,6 ve 2007’de yüzde 8,3 olmuş… Küçük hareketlere rağmen enflasyon 2016 yılına kadar yüzde 8 civarında dalgalanmış…
2017 yılı sonunda yüzde 12’ye (yüzde 11,92) dayanarak çift haneli rakamla yılı tamamlayan enflasyon, 2018 yılında da Mart ayında yüzde 10,23’ü görmesine rağmen çift haneli rakamlara devam etmiş…
Ne olduysa, Haziran ayından bu yana yükseliş trendine giren enflasyon Ekim ayında yüzde 25,2’yi görmüş!
Bugün 48 yıl öncesine göre satınalma gücü, konfor, arza erişim ve talep imkânları daha fazla. Ama yine hatırı sayılır yüksek enflasyon içinde yaşıyoruz.
Hâdisenin püf noktası, ya hâlâ enflasyonun ne demek olduğunu öğrenemedik çâre üretemiyoruz ya da yüksek enflasyonsuz yapamıyoruz!


