Seçimleri erkene alan sebep “ekonomi” mi?
Merkez Bankası’nın (TCMB) para politikaları daha çok su kaldırır, üzerine çok söz söylenebilir! Ancak bir ülkede merkez bankasına da çok fazla yükleniliyorsa, orada yapısal bazda sorunlar olduğu kanaati hasıl olur…
Açıklamasını yaptığı Aralık 2015 tarihinden bu yana para politikasında bir türlü “sadeleştirme”ye geçemeyen TCMB, bugün yine sıkılaştırmaya devam edeceğini, sıkılaşmanın yanında sıkılaştırmayı daha da sıkılaştıracak ek tedbirler alabileceğini açıktan beyan ediyor!
Doğru mu, doğru… Sadeleşmeye geçebilmek yani mevcut faiz koridoru politikasının terk edilebilmesi için önce ekonominin normalleşmesi gerekiyor.
TCMB bunu taa 2015 yılında söylemiş… Peki ne demiş?
“Küresel para politikalarındaki normalleşmenin başlamasıyla birlikte oynaklıklarda gözlenen düşüşün kalıcı olması halinde gelecek toplantıdan itibaren para politikasındaki sadeleşme adımlarına başlanabilecek…”
Buyurun! Bugün sadeleştirme var mı, hayır… Sıkılaştırma alt bant, üst bant, munzam karşılıklar, swap ve diğer enstrümanlarla hâlâ devam ediyor. Sadeleştirme TCMB’nin gündeminde bile değil. Olamaz da… Demek ki küresel ekonomilerde bir normalleşme söz konusu olmadığı gibi, Türkiye ekonomisi de henüz normalizasyon görüntüsü sergilemiyor!
Söz konusu TCMB’nin beyanı aslında, erken seçime götüren en önemli (eski dilde) saikin veya sebebin ekonomi olduğu yolunda ihtimalleri kuvvetleniyor. Elbette konjonktürel siyasi gelişmeler ve terör örgütlerinin bu aylarda gezi tarzı kalkışmalar yapacağına dair medyadaki iddialar ülkeyi tedbirler almaya sevk ediyor ama, Türkiye’nin kendine has iktisadi meseleleriyle birlikte konjonktürel ekonomik gelişmeler de ülkeyi az bunaltmıyor!
xxx
Hükümetin işi kolay değil elbette… Hem TCMB’ye çığır açıp yol gösterecek… Hem TCMB politikalarına müdahalede bulunmayacak… Hem de maliye politikalarıyla, para politikalarının ahenkli uyumunu sağlayacak… Ardından ekonomik iç ve dış dengeleri hassas terazide tartıp politikalar üretecek…
“Allah kolaylıklar versin” diye dua ediyoruz…
İktisadın temel kurallarından biri, ülkeler potansiyeli nispetinde büyürse sağlıklı olur.
Potansiyelin üzerindeki büyümeler ise enflasyon ve dış açığa bağlı cari açık yapar. Ülkedeki iç denge büyümedir. Dış denge ise ithalat ve ihracata bağlı döviz pozisyonudur… Hükümetler, büyüme ile cari açık (döviz açığı) arasındaki dengeyi mühendis titizliğinde hesaplar ve ona göre hedef büyüme oranlarını programlarına alırlar. “İşsizlik artıyor… Borç seviyesini GSYH’nin altında tutmamız lazım” gibi endişelerle ülkede potansiyelin üzerinde bir büyümeye gaz verilirse diğer taraftan makro dengelerde hasarlar oluşabilir!
Dolayısıyla Türkiye bunca yaşadığı tecrübelere rağmen büyüme potansiyelini iyi hesaplayamamış olmalı ki, sürekli ithalat ağırlıklı cari açık nehrinde sürüklenip duruyor. Bu sürüklenme de önce kuru, ardından enflasyonu ve faizleri yukarı çekiyor. Ülkenin risk primleri (CDS) yükseliyor.
Böylece kredi derecelendirme kuruluşlarına ve paradan para kazanmayı maharet sayan piyasa yobazlarına oynama fırsatı veriliyor. Tabi olan ülkenin kazançlarına, değerlerine ve vatandaşın emeğine oluyor!
xxx
Sakın ha, ithalata karşı olduğumu zannetmeyiniz! Elbette ithalat yapılacak ama ihracat miktarını aşmaması lazım… Hiç değilse 1 dolar cari fazla verelim ki, CDS’lere bir katkı olsun! Ayda 100 lira geliri olan bir adam 150 lira harcarsa, bir yıl sonraki durumunu bir düşünün!
Öncelikle üretimi hem de yerlisini, teknoloji ağırlıklı hale getirmenin yolları aranmalı! Yurt dışına satılacak mallar katma değeri yüksek, yani yüksek seviyede döviz getirici ürünler olmalı…
Cümlenin altını kalınca çiziyorum… Bilhassa, yurt içinde üretilebilecek hiçbir mal ithal edilmemeli…
Türkiye geçen yıl 234 milyar dolar ithalat yaparken, ihracat 157 milyar dolarda kaldı. İthalat içinde 37 milyar dolarlık kısım enerji kaynaklı. Bir de 2023 yılı için 500 milyar dolarlık hedefimiz var… Böyle bir manzara karşısında diş fırçasından, çocuk bezine, terlikten dedemin fesine kadar ithalat yapılırsa, ekonomide denge kalır mı?
O zaman bas bas paraları, ithalata!
Bakınız küresel krizin etkisiyle 2009 yılında merkez bankalarının başlattığı para genişlemesinde son ayları yaşıyoruz.
Yılın ikinci yarısı itibariyle para bulma maliyetinin artacağı kuşkusuz. Çünkü gelişmiş ekonomilerdeki büyümeler neticesinde enflasyonlar yükseliyor. Bizim gibi gelişen ülkelerin para kaynağı gelişmiş ülkelerin merkez bankaları faizleri artırmak için gün sayıyor. Tahvil piyasalarında faizler yukarı yönlü. Dolar ve avro giderek güçleniyor.
Küresel ekonominin merkezi sayılan ABD’de GSYH’nin dün yüzde 2,3 büyüdüğü açıklandı. Beklenti yüzde 2 idi. Yani lokomotif ekonomilerde ciddi bir ısınma söz konusu… Bu gidişat bizim gibi gelişen ülkeleri olumsuz etkiler… Dolar veya avro karşısında yerli para birimleri daha da zayıflar!..
“Ne yapalım dünya gerçeği bu” demeden bugünden kolları sıvamanın vakti geldi!
Şu anda Türkiye’nin tek kazancı erken seçim kararı…
İşte TCMB’ye burada düşen görev, -kur hedeflemesi zaten işi değil- enflasyon hedeflemesini ve fiyat istikrarını gerçekçi ve anlaşılır bir şekilde ifa etmesidir. TCMB, cari açık çevrilecek diye artık portföy azmanlarını faiz artışlarıyla semizleştirmemeli… Dolarizasyondan kurtulmanın çarelerini aramalı…
TCMB işini rahat yapabilmesi için öncelikle, ekonomi yönetimine ülkedeki gerçek potansiyele göre büyümeyi salık vermeli. Büyüme potansiyelini dış talebe göre destekleyen uygulamaları önermeli… Daha net olarak söylersem, para politikalarıyla maliye politikaları asker gibi uygun adımla yürümeli…
Bu yolun başka çıkışı yok!


