Öykü, sıcak para tuzağına yakalananları anlatıyor!
En son kaleme aldığımız “Mesaj açık, sıcak paraya dayalı modeli terk et!” başlıklı yazımıza hükümet tarafından destek geldiğini üstü kapalı da olsa görüyoruz…
Sıcak para rejimiyle dünyada ilk 10 ekonomi arasına girmenin mümkün olmadığı, söz konusu modelin gelişen ülkeleri “gelişmiş ülkelerin sağmalı” yaptığı gün gibi ortada…
Halen uygulanan rejimle, 81 milyon insanın emeğini, sıcak para uğruna yüksek faize ve enflasyona yem ediyoruz, desek yanlış olmaz!
Aslında mevcut durumu yani ekonomiyi kurtaracak, düzlüğe çıkaracak ve dünyada ilk 10 ekonomi arasına sokacak yolun “reel üretim”den geçtiğini herkes iyi biliyor.
Atalar der ki, “Geçim ince bir kılın üzerinde döner!” Açacak olursak… Ekonominin birbirinden ayrılmaz finans ve reel üretim olarak iki hassas temel ayağı var…
Makro seviyede finansın patronu merkez bankası ve bankalar… Üretimin patronu ise finansla reel sektörü buluşturan ve dayanışma içinde birlikte olmalarını sağlayan siyasi iktidar ile iş ve emek kesimi…
Yüksek kârlarıyla birlikte bankaların, ekonomi üzerindeki hâkimiyetini inkâr etmek imkânsız... Finans sektörü, enstrümanları kullanmada, dijitalleşerek yeni yeni ürünler geliştirmede ve teknolojik olarak uluslararası standartlara ulaşmada mesleklerinin zirvesindeler.
Fakat iş yapış mantığı olarak reel hayatın çok gerisindeler… Mesela gidin bir Alman bankacılık sistemini inceleyin… Gelişmiş ülkelerdeki finans sektörüne bir göz atın… Faize, faizciliğe biz mi yoksa onlar mı daha yakın?… Reel ekonomiye biz mi, onlar mı daha fazla destek veriyor?… Net olarak göreceksiniz!
Bugün Türkiye’deki bankaların ülke büyümesinde, üretimden ziyade paradan para kazanma yolunu tercih etmesi, reel sektör ile finans sektörü arasındaki kavganın en büyük sebebi. Kavga, daha çok tüketici kredisi, kredi kartı, kârı yüksek ölü ve hibrit (melez) yatırımlara yönlendirilen fonlardan çıkıyor...
Yüksek faizle mevduat topla… Kredilerin büyük kısmını tüketime yönlendir… Geriye kalan fonları yüksek faizlerle reel sektöre kullandır… Tartışılan çark bu!
***
Kredi hacmi büyürken faizler de yükseliyor… Diğer taraftan krediler gereken yerlere gitmiyor… Bankalar, krediye ulaşabileni de en küçük sıkıntıda anasından doğduğuna pişman edebiliyor…Üretim kesiminde yapılandırma isteyen devasa holdinglerin durumlarına bakınız! Şayet son dönemde Kredi Garanti Fonu (KGF) ve nefes kredileri devreye girmeseydi, herhalde batan işletmelerin sayısını hesap edemezdik…
Serbest ekonomi rejimi uygulanacak ama iş barışının sağlanması için de hiçbir kesim diğer kesimler tarafından ezilmeyecek, ezilmesine müsaade edilmeyecek! Demek istediğim bugün reel sektör; faizin, finansın, paradan para kazanma hırsının insafına terk edilemeyecek kadar masum ve mağdur!
Yani büyümeyi, halen tüketimi körükleyen finans sektörünün emrine verirsek, sürdürülebilir büyümeyi asla göremeyeceğimiz gibi elde edilen büyümeler de başımıza bela olacak!
Bankalara “Faizlerinizi indirin!” demek, reel ekonomi açısından doğru bir yaklaşım… Ancak bugün için baskın şekilde uygulanan sıcak para rejimi açısından ise doğru olmayan bir yaklaşım…
Dolayısıyla bir ülke sıcak parada fasit daireye girmişse, merkez bankası ve maliye politikalarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünenlerdenim…
***
Malumunuz, dünya 2008 yılında ABD’de meydana gelen mortgage kaynaklı bir küresel ekonomik kriz yaşadı. Az çok Türkiye de etkilendi… Gelişmiş ülke merkez bankaları, krizden kurtulma yolunu “genişleme” politikası olarak seçti... İşlemez ne kadar tahvil ve bono varsa toplayarak piyasaları paraya boğdular... Herkes iş ve aş yatırımı yaptı. İşsizlik azaldı, üretim arttı. Büyümeler yükseldi. Ancak gelişmiş ülkelerde ekonomileri bozan enflasyon baş göstermeye başladı. Şimdi onlar, oluşan enflasyonu aşağı çekebilmek için faizleri artırarak sıkı para politikasına geçiyor…
Elbette, söz konusu yıllarda ABD gibi gelişmiş ülkelerin genişleme politikalarından Türkiye gibi gelişen ülkeler de istifade etti. Genellikle sıcak para yoluyla akan küresel sermaye, gelişenlerin özellikle kur sistemini düzeltti. Devalüasyona bağlı enflasyonist baskılar ortadan kalktı.
Ancak gelişen ülke merkez bankaları, sıcak paraya göre politikalar üretirken konjonktürel, siyasi, sosyal veya ekonomik nedenlerden dolayı bol para döneminin ne zaman biteceğini iyi hesap edemedi... Küresel ekonomide ve bilhassa gelişmiş ülke ekonomilerinde iyileşmelerin olduğu ve bol para döneminin bittiğini gördüklerinde ise iş işten geçti… Gelişen ülkeler şimdi, “Para darlığının giderek arttığı ortamda hangi politikalarla daha fazla sıcak parayı nasıl çekeriz”in psikozunu, zamanlama hatalarını, dağınıklılığını ve sıkıntılarını yaşıyor. Ama yine de hâlâ kurtuluşu sıcak parada arıyorlar! Belki de yapacakları fazla bir şey yok!
Biliyorsunuz, merkez bankalarının birinci görevi, fiyat istikrarı… Yani enflasyonu kontrol etmek ve yönetmek… İkinci görevi ise, döviz kurlarında ve faiz oranlarında istikrarın sağlanarak belirsizliklerin giderilmesi… Açıkçası, finansal istikrarı koruma… Bankaların gazına gelmeme… Diğer görevleri de, hükümetin belirlediği büyüme hedefinin gerçekleşmesine yardımcı olma ve hatta işsizlikle mücadele…
Gelişen ülkelerin merkez bankalarına bakın, sıcak para tuzağına yakalandıklarından, çoğu asli görevlerini yerine getiremiyor!
Son söz, mevcut finansal politikaların geri plana çekilmesi, reel ekonominin öne çıkarılması, üretim kesimin para baskısından kurtarılması yani paranın, üretimin emrine verilmesi, acı reçete ama olmazsa olmaz!


