Kur ve enflasyon yüksekse başka soruna gerek var mı?
75 dolar sınırındaki petrol fiyatlarının artık 70 doları destek, halk ağzıyla taban yaptığı gerçeği, enerjide dışarıya bağlı ülkeleri ciddi düşündürüyor. Diğer taraftan ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Jerome Powell’ın, ithalattaki yükseliş ve ekonominin ısınması (büyüme) sebebiyle yüzde 2’yi aşması öngörülen enflasyona karşı, faiz artırmada erken davranabileceklerini söylemesi gelişen piyasalar için bugünlerde hiç iyi haberler değil!
Küresel sermaye ile yürüyen ülkemizde de “Temmuz ayında yüzde 15’leri aştığımız (15,85) tüketici (manşet) enflasyonunu nasıl aşağı çekebiliriz?” diye kafa yorsak da çekirdek enflasyonun yüzde 15’le (15,10) manşet enflasyonla yarışması, sorundaki hassasiyeti gösteriyor. Temmuz’da yüzde 25’lik üretici fiyatlarını da yanına koyduğumuzda bu şarkının burada bitmeyeceği ortaya çıkıyor.
Bilindiği üzere Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak döviz kurunda ateşin yüksek seyrettiği haftalarda ekonomide gidişata yönelik bir âcil eylem programı açıklamıştı. Plânı “nitelikli insan gücü ve güçlü toplum… Daha adaletli paylaşım… Sürdürülebilir sağlıklı büyüme… Ekonomik dengeleme…” şeklinde özetlese de o günlerde program, kısa vadeli çözümlere yönelik olmadığı düşüncesiyle ilgi uyandırmamıştı.
Evet, bayram bitti… Sonbahara doğru giderken şimdi sıra geldi çalışmaya… Beklenen Orta Vadeli Program’ın (OVP) günü geldi çattı… Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından programın Ağustos ayı sonunda açıklanacağı duyurulmuştu… İnşallah sorunları azami derecede ortadan kaldıracak yeni bir yol haritasıyla karşılaşırız… Tabi ki ekonomimizdeki en büyük mesele enflasyon ve faiz…
***
Hep “Kur enflasyonundan kurtulamadık… Millet harcamadan enflasyon yaylasında harman oluyoruz” diyoruz ya… Nasıl ki bir (1) puanlık faiz artışı Türkiye ekonomisine 50 milyar liranın üzerinde yük getiriyorsa döviz kurundaki artış da yıllık enflasyonu yükseltiyor.
Tabi temel sorumuz olsa da, iş sadece enflasyonla bitmiyor… Asıl bizi ilgilendiren faizler… Bakınız bankacılar diyor ki, “Faizin yüksek olması banka bilançoları için kötü…” Konuyu son olarak dillendiren İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali… İşte sözleri… “Mevduatın ortalama vadesi 35 gün. Bir faiz artışının ardından en fazla 35 gün içerisinde kaynaklarımızın yüzde 55’ini oluşturan mevduatın yeniden fiyatlanmasıyla, anında maliyet artışına maruz kalıyoruz. O nedenle, bankacılar faizlerin yükselmesini istemezler. Faizlerin düşmesi bankaların kârlılıklarına olumlu yansır.”
Demek ki, hiç kimse faizlerin artışından memnun değil… Siyasetçi değil, bankacı değil, piyasa değil, işletmeci değil, esnaf ve vatandaş hiç değil… Peki, o zaman bu faizlere ne oluyor? Anlatalım…
Şimdi kur ve enflasyonun birbirini tetikleyerek ekonomiye verdiği zararı “faiz” penceresinden mezkûr hesaba devam ederek ortaya koyalım…
Yabancı sermaye çekebilmek için hesapladığımız tahmini enflasyon üzerine en az 3-5 puanlık faiz katkısını eklediğimizde alın size yüzde 22-24’lük piyasa faizi… Zâten piyasada hâlen 2 yıllık tahvil faizi yüzde 24,53… Bu doğrultuda yüzde 19’luk Ağustos ayı enflasyon öngörüsüne göre, tahvil faizlerinin kendini tekrar yüzde 28’lerin üzerine atma olasılığı var. Yabancı para değerleniyor… Borçlanabilmek zorlaşıyor… Küresel sermaye, sizden kaynak için yüksek faiz istiyor.
İşte işin bam teli, püf noktası burası… Gördünüz mü faizler nasıl artıyormuş! Kur-enflasyon-faiz… Ya da şeker – tansiyon – kolestrol… Başka soruna gerek var mı?
Ama işin çözümü, hesap kadar karmaşık değil… Önerilerim hem kamuya hem özel sektöre, hem de vatandaşa… Özetle; tasarruf yap, harcamalarına dikkat et, bütçeni denkle, kazandığın kadar harca, borçla yaşama, borçlanma gereksinimini düşür, tüketimle büyümeden vazgeç, üretime yönel, ithalatını sınırla, ihracatını artır, para ve maliye politikalarıyla döviz kurunu tut…
İşte o zaman ne enflasyon kalır, ne de faiz!


