--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

İki yol var, ancak ilki daha etkili!

Sedat Yılmaz
Sedat Yılmaz

Bir okuyucumuz dünkü yazımıza istinaden “Hal böyleyken nasıl yol izlemeliyiz?” diye bize sormuş… Nasrettin Hoca’nın, “Şu uzakta görünen köye ne kadar zamanda gidebilirim?” diye soran kişiye, “Şöyle bir yürü bakalım, o zaman söylerim!” diye verdiği cevaptan ders almakta fayda var…

Sorun öyle bir çırpıda çözülecek kadar basit değil... Bilen bilmeyen herkesin lâf ürettiği, diğer taraftan olayın siyasete malzeme edildiği ekonomi gibi hassas bir alanda sorun çözmek hiç de kolay değil! Mesele için kısa, orta ve uzun vadede yapılması gereken adımlar var…

Bilindiği üzere ekonomi arz ve talep dengesiyle yürüyen bir sistem… Bu çerçeveden bakıldığında Türk ekonomisindeki temel sorun yapısal! Yani önce ekonominin hareket ve çıkış noktası yanlış! Sistem, her an kriz üretebilecek borçlanma ve tüketim modeli üzerine kurgulanmış!

Önce birileri yüksek maliyetlerle topladığı kapitali kredi verecek… Birileri de o krediyi kullanıp üretecek… Üretenler kredi ve üretim maliyetlerini yansıtabilirse malını pazara çıkaracak… Simsarlar malı üç kuruşa kapatıp tüketimi körükleyerek fiyatları katlayacak… Vatandaş yüksek fiyatlardan tüketmeye mecbur bırakılacak… Üretici bile tezgâha gidince sattığı malın fiyatına inanamayacak!

Özetle anlattığım bu arz ve talep dengesinde en fazla kim kazanır, haydi söyleyin! Tedarik zincirinde üreten, çabalayan, alın teri döken mi, simsarlar mı, yoksa krediyi veren mi kim? Bir düşünün!

***

İşte Nasrettin Hoca’nın ifadesiyle maalesef ekonomimizde parayı veren düdüğü çalıyor… Finansörler dâhil aracı takımı maldaki kazancın en büyük kısmına çökerken devlet de mâlum zincirden sağlayabildiği vergiyle bütçesini döndürmeye uğraşıyor… Üretenler ise avucunu yalıyor… Tarlada 1 lira, tezgâhta 10 – 15 lira… Hatta sâdece kuruşların hesabını yapabilen üretenler “Niçin fatura kesmedin?” diye bir de paparaya çekiliyor!

Bizdeki mevcut ekonomi modeli şöyle: Tüketim… Tüketim… Tüketim… Yine tüketim… Üretmesek de olur! Dolayısıyla ülkemizde üreten değil, tükettiren veya tüketimi körükleyenler kıymetli… Bu anlayış da üretimi öldürürken, ithalatla birlikte enflasyonu patlatıyor…

Dış ticaret açığı deyin, cari açık deyin söz konusu ekonomik sorunun temelindeki sistem bu! Sistem 15 – 20 senelik mesele de değil… Yıllar öncesine dayanıyor! Ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti tarihinde 1947 yılından itibaren 1954 yılı hariç bu zamana kadar hiçbir sene dış ticaret fazlası verememişiz! Doların kapsama alanına girdiğimiz 1947’den bu yana tüketim ve ithalat ekonomisi esareti altında yaşamaya devam ediyoruz!

Okuyucumuzun sorusuna verilecek cevaba gelince… Bahsettiğim ekonomi modeli (Tüketim… Tüketim… Tüketim… Yine tüketim… Üretmesek de olur!) tersine çevrilebilirse çözüm gelir… Yani üretim… Üretim… Üretim… Yine üretim… Sonra tüketim… Ancak bu iş sağlam fakat orta vadeli bile değil, uzun vadeli! İstikbalimiz için buna mecburuz!..

Fakat şu anda masada âcil konsültasyon ve tedavi bekleyen hasta var… Türk ekonomisinin kısa vadede âcil ihtiyacı; döviz… Döviz açığının derhal kapatılması gerekiyor. İki yol var… Ya doğrudan ya da portföyden sağlanacak yabancı yatırımlar… Bugün için portföy yatırımları öne çıksa da hâlâ Türkiye’de faaliyet gösteren yerli ortaklı veya ortaksız özellikle yöneticileri Türk olan doğrudan yabancı yatırımların önünü açmak kanaatimce ilk iş… Zirâ bu hamle kısa vadede döviz açığını gidermede oldukça etkili olacak.

***

Buna bir örnek vereyim… İpragaz…

1961 yılında müteşebbis Yücel Kurttepeli tarafından İzmit Yarımca’da kurulmuş… İpragaz, rafineri bacasından yakılarak atılan atığı (LPG), tüplere doldurularak Türkiye’de bir ilki gerçekleştirmiş. Firma kısa zamanda o kadar büyümüş ki 1966’da TPAO ile birleşerek yüzde 51 kamu, yüzde 49 özel işletme olarak kamu iştiraki olmuş… 1989 yılına gelindiğinde özel sektörün elindeki yüzde 49’luk hisse Fransız Primagaz tarafından satın alınmış, bu defa kamu – yabancı ortaklığı doğmuş… Sonra 1992 yılında kamunun elindeki yüzde 51’lik kısım özelleştirilmiş firma tamamen Fransızlara bırakılmış…

Tabi hikâye burada bitmiyor… 1999 yılında İpragaz’ı Fransızlar’dan dünyanın en büyük LPG dağıtıcısı Hollandalı SHV Energy satın almış… SHV 28 ülkede faaliyet gösteriyor. Firmanın yılda 6 milyon ton LPG satışı, 6 milyar avroyu aşan bir cirosu var… SHV, İpragaz dolayısıyla Türkiye’ye de özel ilgi gösteriyor.

İstanbul merkezli İpragaz Türkiye’ye ilkler de yaşatmış… Öncelikle ülkemizde LPG sektörünü kuran bir firma. 1996 yılında Türkiye›de ilk “resmi otogaz istasyonu”nu açmış… 2004 yılında sıvılaştırılmış doğalgaz çalışmalarını başlatan İpragaz, 2012 yılı itibariyle İpragaz Elektrik iştirakiyle elektrik toptan satışına start vermiş…

57 yıllık geçmişiyle LPG, NLG, elektrik ve akaryakıt olarak enerjinin 4 ana segmentinde hizmet vermeyi sürdüren İpragaz, 2013 yılında GO markasıyla girdiği akaryakıt sektöründe hızla büyüyor, Türkiye’ye yüksek katma değer ve istihdam sağlıyor.

Bugün Selim Şiper’den bayrağı devralan İpragaz CEO’su Eyüp Karatay ile 2013 yılında yeni hayata geçirilmeye çalışılan GO Akaryakıt İstasyonları’nın tanıtımı dolayısıyla İzmir’de bir araya gelmiştik. Başarı öyküsü hakikaten bizi etkilemişti. O gün yolculuğuna Konya ile başlayan GO, bugün Samsun ile 156 istasyona ulaşmış durumda. 150’nci istasyonu da yine birlikte iki gün önce Diyarbakır’da açtık. Lisanslar yetiştiği takdirde yılsonuna kadar GO’nun istasyon sayısı 170’i geçecek…

Önemine binâen konuya devam edeceğiz! 

 

Sedat Yılmaz Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle