--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Hâlâ niçin gelişen ülkeyiz hiç düşündünüz mü?

Sedat Yılmaz
Sedat Yılmaz

Türkiye’yi daha iyi anlamak için 2. Dünya Savaşı’nı müteakiben Avrupa’nın yeniden yapılandırılması olarak da bilinen Truman Doktrini - Marshall Planı ve söz konusu planlar dahilinde kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OEEC) ve devamında oluşturulan Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’ndan (OECD) bahsetmek gerekir.

Truman Doktrini, Sovyetler Birliği’nin batıya yayılmasını önlemek ve İngiltere’nin Ortadoğu’da zayıflayan gücünü tahkim etmek amacıyla ABD tarafından 1948 yılında başlatılan siyasi ve ekonomik bir plan... Marshall Planı ise Truman Doktrini’nin ekonomik ayağı..

Marshall Planı’nın mucidi ABD Dışişleri Bakanı George Catlett Marshall… Dönemin ABD Başkanı Harry Truman tarafından yürürlüğe konuldu. Planı 1947 yılında Harvard Üniversitesi’nden dünyaya duyuran George C. Marshall, 2. Dünya Savaşı’nda baştan başa yıkılan Avrupa ülkelerine, ekonomilerini kalkındırmak üzere geniş kapsamlı bir program önerdi. Plana katılmak isteyen devletlere Amerikan mali yardımı, malzeme ve makine desteği sağlanacağını söyledi.

Türkiye dahil, 16 Avrupa ülkesi Amerika’ya sunulmak üzere bir Avrupa Ekonomik Kalkınma Programı hazırladılar. Bu program üzerine ABD 3 Nisan 1948’de Dış Yardım Kanunu’nu çıkardı. Bu ortamda Avrupa ülkeleri, aralarında gerekli işbirliğini gerçekleştirmek ve Marshall yardımlarını dağıtmak üzere Avrupa Ekonomik işbirliği Örgütü’nü (OEEC) kurdular.

***

Marshall Planı’nın üç hedefi vardı… İlki Avrupa ülkelerinin savaştan dolayı yıkılan ekonomilerinin ayağa kaldırılması… ABD böylece Avrupa’yı kendi pazarı haline çevirecek, diğer taraftan hayata geçirdiği ticaretini korumak maksadıyla komünizmin Batı Avrupa’da yayılmasını önleyecekti. Diğer taraftan ise ABD, İngiltere’den boşalan Ortadoğu’ya yerleşecek. Nihayetinde enerji kaynaklarını elinde tutarken İsrail devletini de tesis edecekti.

Harry Truman’ın tarihî dikkat çekici özellikleri var… İlki Truman Doktrini… İkincisi Truman, Japonya’ya atom bombası atılması emrine veren ABD başkanı... Üçüncüsü, kendisi en üst derecede mason... Dünya masonlarının efsanevi başkanı sıfatıyla anılıyor… Dördüncüsü ise İsrail devletinin kurulmasında bir numaralı isim…

ABD ile batı Avrupa ülkeleri Truman Doktrini ve Marshall Planı’nın sağlıklı yürümesi için 1949 yılında NATO savunma teşkilatını oluşturdular. Truman Doktrini ile Marshall Planı, aslında iki kutuplu dünyanın ve soğuk savaşın başladığı dönemin ilk adımıdır.

Hayata geçirildiğinde Marshall Planı’ndan en fazla yüzde 24 pay alan İngiltere oldu. Fransa yüzde 20, Almanya yüzde 11 ve İtalya yüzde 10 ile İngiltere’yi takip etti. Türkiye’ye düşen pay ise yüzde 1’lerin çok altında bir rakamdı. Mesela ilk yardımda Yunanistan’a 300 milyon dolar verilirken Türkiye sadece 100 milyon dolarla yetindi. ABD ilk etapta 11,4 milyar dolar yardım yaptı. Bunun yüzde 90’ı doğrudan hibeydi. ABD yardımı miktarı 1955 yılına gelindiğinde 51 milyar doları bulmuştu.

Neticede Truman Doktrini ve Marshall yardımlarıyla Avrupa ülkeleri zenginleşirken, dünyanın stratejik noktalarında hakimiyeti sağlayan ABD, Türkiye ve Yunanistan gibi sınır ülkelerini savunma kalkanı yapmış, ekonomilerinin gelişmesine de engel olmuştu... Mesela uzun yıllar Türkiye’de ağır sanayi kurulamamış, üretimi başlatılan uçak, tank ve ardından yerli otomobil (1961) fabrikalarına kilit vurulmuş, Türkiye’de üretilebilecek mallar dahi ABD’den ithal edilmişti. Ülkede başta sanayi olmak üzere tarım ve diğer sektörlerde ABD’nin ekonomik gücü baskın hâle gelmişti.

***

Marshall Planı, 1960’lara gelindiğinde daha kapsamlı hale getirilmek üzere yeniden düzenlendi… Plan dahilinde kurulan OEEC, Paris’te 14 Aralık 1960 tarihinde imzalanan Paris Sözleşmesi’yle adı Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı (OECD) olarak değiştirildi. OECD 1961 yılında resmen çalışmalara başladı.

OECD’nin temel amaçları vardı… İlki üye ülkelerin hayat standardının iyileştirilmesi, ekonomik gelişim sağlayan politikalara destek ve işsizliğin ortadan kaldırılması…  Üye ülkelerin ayrım gözetmeden dünya ticaretinden aynı nispette pay almalarının sağlanması… Üye ülkelerde demokrasi, insan hakları ve yurttaş özgürlüğünü tesis etmede aktif olunması… Üye olmayan ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesi…

Her neyse gelelim bugünkü meseleye…

Duyduk ki, Türkiye ile OECD arasında yeni bir sayfa açılıyormuş! OECD, Paris’teki merkezi gibi bir şubeyi İstanbul’da açacakmış! Mutabakat zabıtları bile hazırmış…

OECD İstanbul ofisi, Paris’teki merkez gibi doğrudan tüm konularda politika üreterek Türkiye’nin uluslararası alandaki görünürlüğüne katkı sağlayacakmış… Yurtiçinde kamu ve özel sektör arasındaki iletişim geliştirilecek, ulusal, bölgesel, uluslararası kuruluşlarla iş birlikleri kurulacak ve bu süreçler sonucunda ortaya konulacak kapsamlı politika önerileriyle Türkiye’nin ve yakın coğrafyasının sürdürülebilir, kapsayıcı büyüme yönündeki çalışmaları desteklenecekmiş! Daha doğrusu İstanbul’daki merkez, Türkiye’yi OECD’nin Balkanlar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika odaklı bölgesel bir üssü haline getirecekmiş...

Oh oh, ne âlâ, ne kadar güzel! Yine birileri “Kahramansın, yiğitsin, adamsın!” diyerek sırtımıza basıp bizi basamak yapacak… 

Artık uyanma vakti gelmedi mi?

OECD ülkelerinin büyük bölümü Avrupa Birliği üyeleri… Kurucularının tamamı sanayileşmiş zengin ülkeler… 

1948 yılından bu yana önce OEEC sonra OECD kurucuları arasında yer alan, yetmeyip Kore’lerde savaşan, ancak darbe, muhtıra, terör, ekonomik ve siyasi baskılarla sürekli yıpratılmaya çalışılan Türkiye’nin gelişmiş ülkeler arasında niçin yer almadığını ve hâlâ niçin gelişmekte olan ülkeler kategorisinde bulunduğunu hiç düşündünüz mü?

Kanaatimce kırk kere düşünüp ona göre hareket etmek lazım!

 

Sedat Yılmaz Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle