--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Ekonomik yükselişimiz bu şifrelerde gizli!

Sedat Yılmaz
Sedat Yılmaz

Kişiye, şirkete veya devlete ait olsun borç, çoğu zaman refahı, atılımları ve reel büyümeleri engelleyen olumsuz bir vak’a...

Geçmişte birçok popülist yöneticimiz “Borç yiğidin kamçısıdır” dese de kanmayın... Borç, olsa olsa yiğidin yıldıran acı kamçısı olabilir...

Malumunuz, bir ülkenin borcu denilince önce dış borç, ardından da iç borç akla gelir.

Dış borç, devletin ya da onun güvencesi altındaki kamu veya özel kesim kuruluşlarının dış ülkelerden geri ödemeli aldıkları paralar... Diğer bir ifadeyle dış borç, fon açığı bulunan bir ülkenin, fon fazlası bulunan ülkelerden sağladığı kaynak...

Dört şekilde dış borçlanma yapılabiliyor... Parayı herhangi bir devletten alabilirsiniz... IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlardan tedarik edebilirsiniz... Tahvil ihracı karşılığı dış piyasalara borçlanabilirsiniz... Ya da sendikasyon ve buna benzer araçlarla yabancı bankalardan kaynak bulabilirsiniz...

İç borç ise yerli kuruluşlardan edinilen finans. Devlet, en yaygın yöntemle halka ve kurumlara sattığı kâğıda bağlı bono, tahvil ve kâğıda bağlı olmayan yöntemlerle borçlanabiliyor.  Devletin borçlanması Hazine tarafından gerçekleştiriliyor.

İç borçlanma ve dış borçlanma sonunda elde edilen kaynak, harcamalarda rantabl kullanılamazsa cari açığa, bütçe açıklarına ve her şeyden önemlisi enflasyona sebebiyet verebiliyor.

Sürekli borçlanmalarla yürüyen büyümelerin, enflasyona ve cari açığa yol açmadığı yolundaki iddiaları şaşkınlıkla izliyorum... Elbette ekonominin yürümesi için fon lazım... Ülke kaynakları kıt... Tasarruflar yetersiz... Borçlanmazsanız, borçlanamazsanız ekonomiyi yürütmenin imkân ve ihtimali yok... Bunu biliyoruz...

Ancak, Türkiye ekonomisinin 1990 yılından bu yana iç ve dış borçlanma ile finanse edilen yatırım – büyüme sistemiyle yürüdüğü unutulmamalı...

Bahsettiğim model bilhassa iç ve dış dengede (bütçe açığı ve dış açık) borçlanarak yürütülebilecek sistem... Zaten oluşan rakamlara dönüp baktığınızda borcu ister kamu, ister özel hangi tarafa yıkarsanız yıkın, sistemin bir müddet sonra tıkanacağını görüyorsunuz.

***

Bakınız 2002 yılına kadar büyümelerde iç ve dış borçlanma genellikle kamu üzerinden yapılıyordu. 2002 yılına kadar kamu, büyümenin borç yükünü taşırken, 2002 yılı sonrasında büyüme borç yükünü özel kesim taşır hale geldi. Tabi ki bu da yüksek kur ve yüksek faizleri tetikleyen cari açığa sebep oldu.

İsterseniz her iki dönemi de rakamlarla ifade edeyim...

 1990 yılında iç borç 57,2 milyar lira, 2002 yılında 155,2 milyar lira... İç borcun GSYH’e oranı 1990’da yüzde 15,3... 2002 yılında ise yüzde 43,2...

Dış borç ise 1990 yılında 52,4 milyar dolar... 2002 yılında 129,6 milyar dolar... Dış borcun GSYH’e oranı 1990 yılında yüzde 26,1... 2002 yılında yüzde 54,8...

1990 yılında bütçe açığının GSYH’e oranı yüzde 2,2... 2002 yılında yüzde 11,5... Cari açığın 1990 yılında GSYH’e oranı yüzde 1,3... 2002 yılında yüzde 0,3

1990 – 2002 yılı öncesinde genellikle bütçe açığı üzerinden gerçekleştirilen ortalama büyüme oranı yüzde 3,5... Enflasyon yüzde 70... İşsizlik yüzde 7,6... Bütçe açığı yüzde 11,6... Cari açık yüzde 0,5...

***

Gelelim 2002 yılı sonrası ekonomi manzarasına...

Bu dönemde büyümeler özel sektörün borçlanması üzerine kurgulanmış...

Mesela 2017 yılında iç borçların toplamı 596,6 milyar lira... İç borcun GSYH’e oranı yüzde 19,2... Aynı yıl dış borçlar toplamı 453,3 milyar dolar... Dış borcun GSYH’e oranı yüzde 53,3...

Kurguda kamu ve TCMB’nin dış borcu 136,2 milyar dolar olurken, özel kesimin dış borcu ise 316,4 milyar dolara yükselmiş... 2017 yılında bütçe açığının GSYH’e oranı yüzde 1,5... Cari açığın GSYH’e oranı ise yüzde 5,8 olmuş...

2002 – 2017 yılı ortalamasını aldığımızda ise, büyüme yüzde 4,7... Enflasyon yüzde 10,4... İşsizlik yüzde 10,7... Bütçe açığı yüzde 3,5... Cari açık yüzde 5 şeklinde gerçekleşmiş...

Açık ifadeyle (oranlarını siz hesaplayın) Türkiye son 16 yılda önceki 16 yıla göre kişi başı gelirini ciddi biçimde artırmış, büyümede istenilen rakamı yakalamış... Enflasyon yüzde 70’lerden yüzde 10’la gerilemiş... Fakat işsizliğe çare bulmakta zorluklar yaşamış... Kurları ve enflasyonu azdıran cari açığın yükselişi önlenememiş...

Yüksek büyümelerin enflasyon ve cari açık yaptığını kimsenin inkâr ettiğini zannetmiyorum ama “2011 Haziran seçimlerinde de büyüme ve beraberinde cari açık yüzde 10’lar seviyesindeydi... Bugünkü gibi ekonominin ısındığı 2011 Haziran’ında piyasalarda bu kadar yüksek tansiyon yokken şimdi 24 Haziran seçimlerine giderken ne oldu da kur ve faizler patladı?” diye elbette sorulacak...

Biz de o zaman soruyu, soruyla cevaplamak zorunda kalacağız... “Küresel ekonomi 2011 yılında genişleme politikalarıyla pembe tablolar çizmiyor muydu? O tarihte ABD ile ilişkilerimiz normal değil miydi? Konjonktürel, daha doğrusu jeopolitik risklerimiz bugünkü kadar var mıydı? Enflasyon bu derece yapışkan hale gelmiş miydi? Sonra Türkiye’de 2011 yılında sektörlere bu kadar para pompalanıyor muydu?”

Haydi cevabını siz verin!

Son söz, gelecek yazılarımda değineceğim yapısal reformlar konusunu 1950’lerden bu yana niçin ıskaladığımızı aslında sorgulamanın vakti geldi de geçiyor. Bence Türkiye’nin reel ekonomik yükselişi yapısal reformların kanatları altında yatıyor...

 

Sedat Yılmaz Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle