Büyüme yolunda kırk katır mı, kırk satır mı?
Mart ayı ekonomide ve özellikle kur ayağında hakikaten dert ayı oldu…
Mevcut makro ekonomik temellere göre Dolar-TL kurunda 3,85 üzerindeki çıkışlar, spekülatif veya köpük olarak nitelendirilse de, piyasa dinamikleri çerçevesinde doları reel olarak istenilen seviyede tutamıyoruz.
Sebepleri var ama sebepleri oluşturan sorunların çözümleri de yok değil!
Dün açıklanan ekonomik güven endeksinin verdiği mesaj, olumsuzluklara rağmen hâlâ müspet. Endeks Mart ayında dünya konjonktürü ve içsel sorunlar sebebiyle 2,6 puan gerilese de 100,2 değeriyle genel ekonomik durumun iyimserliğine işaret ediyor. Endeks, Ocak ayında 104,9 puan idi. Şubat’ta 103’e düştükten sonra Mart’ta 100 puanı destek yaptı. 100 puan ekonomik güven endeksini iyimserlik ile kötümserliği ayıran çizgi. 100’ün altı genel ekonomik durumun kötüleştiğinin habercisi. Temennimiz endeksin 100’ün altına inmemesi…
ABD ve Çin’in yıkıcı ticaret savaşlarının biraz olsa da tavsaması, küresel bazda dolarda değer kayıplarına neden oluyor. Fakat Türkiye’de kur, haftanın ilk günlerinde 3,99 lira ile tarihi zirve olan 4,0368 liraya yaklaştı. Halen 88 seviyelerinde bulunan dolar endeksinin 90’larda gezindiği sıralarda bile kurdaki ateş bu kadar yüksek değildi. Avro da dolar kuruyla birlikte artık 5 liraya dayandı.
Tabii ölçümüz, gelişen ülke para birimleri… Ticaret savaşlarının ılımanlaşması ve piyasa endişelerinin biraz azalmasıyla Türk Lirası’nın tersine, gelişen ülke para birimleri dolar karşısında değer kazanıyor.
Normalde gelişen ülke para birimleri gibi değer kazanması gereken Türk Lirası ise negatif ayrışarak değer kaybetmeyi sürdürüyor. Kurun değerlenmesi, faizleri ve beraberinde enflasyonu tetikliyor…
İzlediğimiz film yıllardır hep aynı… Dolayısıyla Mart ayında da enflasyonun, beklentilerin üzerinde gelme ihtimali fazla!
YÜKSEK BÜYÜMENİN BÜYÜK
SANCILARI OLUYOR
Peki gelişen ülke para birimleri değer kazanırken, Türk Lirası niçin değer kaybediyor?
Analistlere, “Arkadaşlar ne oluyor, açıklayın?” diye sorarken, onlar da farklı, bilmediğimiz bir şey söylemiyor… Yüksek enflasyon, cari açık, yabancıların pozisyon azaltması, risk algısında görülen artış ki Türkiye’nin CDS’leri 200’ü geçti… Devam eden jeopolitik risklerle tahvil piyasasının yüzde 70’ine hakim olan yabancı yatırımcının tahvil boşaltması ve carry trade pozisyonlarını kapaması negatif ayrışmayı doğuruyor... Yorumlar söz konusu başlıklar altında uzayıp uzayıp gidiyor…
Burada “Acaba istikrarsızlığa mı yol açıyor?”, diye irdelenmesi gereken büyüme performansı mı? İthalat ve ihracat dengesinde olduğu gibi, büyümenin artılar ve eksiler penceresinden analizi yapıldığında “Ülke ne kazanıyor, ne kaybediyor?” şeklindeki sorular zihinleri tırmalıyor…
Binaenaleyh, büyümeler, istihdamı ve üretimi artırıyor belki ama enflasyon ve cari açığa da tavan yaptırıyor… Büyümelere rağmen halkın elindeki para, kur ve faiz hareketleriyle her geçen gün eriyor. Hayat pahalı hale geliyor, fakir fukara eziliyor!
Maamafih, “Yüksek ithalat ve tüketimle büyümenin sıkıntı ve sancıları büyük olur” diyenler az değil… 2017 yılı itibariyle beklenen yüzde 7’lik büyümenin Türkiye ekonomisi adına cari açık, bütçe açığı ve yüksek enflasyon yaptığına dair yorumlar oldukça fazla...
Nasıl mı, şöyle:
“100 metreyi hızlı koşup dereceye girebilirsiniz, ancak büyüme 100 metre yarışı gibi değil, 10 yıllara yayılan bir maraton… Fon akışı ekonominin yumuşak karnı olmaya devam ederken kilometrelerce sürecek maratonu 100 metre hızla koşamazsınız. Böyle devam ederse Türk Lirası’ndaki değer kayıplarını önlemek mümkün olmaz ve Türkiye ekonomisi kur, faiz, portföy ve ithalat yoluyla gelirlerinin çoğunu yabancılara kaptırmaktan kurtulamaz...”
DÜNYA YÜKSEK FAİZ BASKISI ALTINDA
Merkez Bankası’nın para politikalarına yönelik diyeceğim fazla bir şey yok. Ancak piyasa yapıcı bankaların fazla etkisi ve kapsama alanında kalmayan, maliye politikalarını göz ardı etmeyen ve jeopolitik riskleri de düşünerek ülke gerçeklerini ön planda tutan bir Merkez Bankası’nın daha fazla iş yapacağı kanaatindeyim…
Kırılganlıkları da artıran jeopolitik riskler sadece siyasi kaynaklı değil. Çünkü bugün dünyada fon kıtlığıyla birlikte yükselen global faizler gelişen ülkeleri rahatsız ediyor. Gelişen ülkeler, ana sebebi ABD Merkez Bankası FED olduğu artık iyice ortaya çıkan küresel yüksek faiz baskısı altında. Türkiye risk primini yani CDS’lerini geri çekebilse bile yükselen küresel faizlerin, Türkiye’ye fon bulmada zorluklar yaşatmayacağını kimse söyleyemez.
Böyle bir konjonktürde Merkez Bankası piyasalara müdahale edebilir mi, biliyorum ama elinde kullanabileceği enstrümanları her zaman hazır tutacağı bir hakikat. Çünkü Merkez Bankaları’nın en çok korktuğu enflasyonun azıp gitmesi…
Dolayısıyla ya yüksek büyümeler parkurunda yüksek ihracat, yüksek turizm geliri, yüksek tasarruflar, doğrudan ve portföy yatırımlarıyla fon akışlarına istikrar kazandıracağız… Ya da jeopolitik riskleri planlayıp, büyüme oranlarını aşağı çekerek ekonomideki aşırı ısınmayı önleyip, cari ve bütçe açığıyla beraber kuru, enflasyonu ve faizleri frenleyeceğiz…
“Kırk kırk katır mı, kırk satır mı?” gibi oldu ama bu işin başka yolu olmadığını söylemek istiyorum…
Yani özetle sağlıklı ekonominin formülü; dengeli riskler, dengeli fon, dengeli cari ve bütçe açığı, yüksek tasarruf, dengeli enflasyon, dengeli faiz, dengeli büyüme, dengeli kur…
Ve sonunda istikrarlı ekonomi…


