--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Bizler borçlanarak onlar borçlandırarak!

Sedat Yılmaz
Sedat Yılmaz

Türkiye’nin ekonomide; enflasyon, kur, risk primi, işsizlik, faiz, kredi hacmi, tasarrufların yetersizliği, cari açık gibi makro seviyede sorunlarla karşı karşıya olmadığını söylersek, doğru bir ifade kullanmamış oluruz.

Bundan önceki yazımda da belirttiğim şekliyle; ithalatın katma değer noktasında hissedilir bir katkısından bahsedilse de piyasa regülasyonu çerçevesinde enflasyonu düşürmede pek faydalı olmadığı ve üreticiyi fakirleştirdiği, tüketiciyi de yüksek ürün fiyatlarıyla karşı karşıya bıraktığı hususunda, bilgiler vermiştim…

İşte ithal edilen bunca ürüne karşılık, gıda enflasyonuna yeterince engel olunamadığı Aralık enflasyonuyla da ortaya çıktı. Aralık ayında gıda enflasyonu belki yüzde 13,8’e düştü ancak piyasaya yansıyan fiyatlar oldukça yüksek ki, sabit ve dar gelirli vatandaş sebzeye, meyveye, zeytine, peynire el uzatamıyor, giyime, eğitime, çarşıya, pazara para yetiştiremiyor! Tasarruf imkânı olan orta ve yüksek gelirli insanlar bile günün şartlarında zorlanıyor.

GÜNDEM ENFLASYONA KAYIYOR

Yılbaşını her alanda yapılan zamlarla karşıladık. 2018 yılını ve özellikle ilk yarısını çift haneli enflasyon rakamlarıyla geçireceğimiz, şimdiden malum oldu…. Açıkçası, bu yıl ve ardından kese ve kasaların açılacağı seçim yılı 2019’da da bizler enflasyonu sıkça yazmaya, okuyucularımız da sıkça okumaya devam edecek gibi görünüyor!

Korkumuz, enflasyonun kronikleşmesi! Saniyen enflasyonun düşürülmesi için yeniden acı reçetelerin devreye alınması ve beraberinde resesyonun gündeme gelmesi… Resesyonun yani durgunluğun ekonomilere ne kadar büyük zararlar verdiğini söylemeye bile gerek yok… İnşallah böyle bir şey olmaz!

Ama bugün yüzde 12’lik Aralık enflasyonunun vatandaşa verdiği mesaj şu: “Gelirlerinizi korumaya çalışın! Krediye bulaşmayın… Borçlanmayın ya da ferasetli, basiretli borçlanın!... Harcamalarınıza dikkat edin!”

SORUNUN İLACINI BİLEN VAR MI?

2017 itibariyle kredi büyümesinde oran yüzde 15’leri geçti. 2018 yılında da bu oranın yüzde 15’lerin altında olmayacağı beklenirken enflasyon ortamında faizlerin durumunu, Merkez Bankası’nın halen uygulamaya çalıştığı sıkı para politikasının etkinliğini bir düşünelim!..

Bu politika; enflasyonu ne kadar dizginleyebiliyor?

Faizleri aşağıya ne kadar çekebiliyor?

Kredi büyümesi karşısında cari açığa nasıl çare bulabiliyor?..

Türkiye’deki kredi büyümesi, enflasyon ve cari açık ilişkisi artık ayan beyan ortada… Krediye bağlı büyüme hedefi, hele hele enflasyonist ortamlarda uygulanabilecek bir politika olmaması gerek. Tabi artık enflasyonun sebebi sadece gıdada da aranmıyor… Ulaştırma sektörü de Aralık enflasyonunda enerji fiyatlarındaki yükseklik sebebiyle yüzde 18,3’le “Ben de varım” dedi.

Haydi, kur diyoruz, kurdan hiç etkilenmemiş eğlence – kültür ve lokanta ve otel sektörü de öyle! Sektör yıllık bazda yüzde 12 ile enflasyona katkı vermiş… Demek ki, enflasyonla mücadele politikaları yetersiz kalıyor!

Bu sorunun ilacını elbette bilen var, ama uygulayamıyor!

KREDİ - ENFLASYON - CARİ AÇIK İLİŞKİSİ

Şunu özellikle belirteyim ki, enflasyonun ana kaynaklarından kur ile cari açık arasında önemli bir ilişki olduğu gibi, cari açık ile kredi büyümesi arasında da birbirinden ayrılmaz ilişkiler söz konusu…

Cari açığın temel sebeplerinden biri enerjinin yanında büyüyen kredi hacmindeki şişme… Çünkü vatandaşın iç piyasaya yönelik talebi kredi ile desteklendiğinde enflasyon yükseliyor. Tasarruf yapmayı bırakın temel ihtiyaçlarını karşılamada dahi kılı kırk yaran hane halkı da, kredi kartı, ihtiyaç ve diğer krediler ile geçim tekerini çevirmek veya telefon, araba, konut almak için kredi hacmini büyütüyor ve enflasyonun değirmenine su taşıyor…

Diğer taraftan; vatandaşın dış piyasaya olan aşırı talebi yani dış alımı krediyle desteklendiğinde de artan ithalat - daralan ihracat makasında cari açık hortluyor!

SADECE MERKEZ BANKASI’NIN 

GÖREVİ DEĞİL

Türk milleti ile yabancı arasındaki fark şu: Bizler borçlanarak harcıyoruz, onlar borçlandırarak harcıyor… İşte ekonominin düzlüğe çıkması için öncelikle bu kısır döndüğünün kırılması gerekiyor. Para politikalarıyla mı olur, maliye politikalarıyla mı olur, bilemem ama bu millete mutlaka kazandığı kadar harcamayı öğreten bir ademoğlu ortaya çıkmalı!

Gelelim, Merkez Bankası’nın uyguladığı sıkı para politikasına… Para politikası, sadece Merkez Bankası’nın görevi olarak bilinse de hükümet de bu konuda Merkez Bankası’nın bağımsızlığına halel getirmeden aktif olabilmeli, diyorum... Para politikası genel olarak, ekonomiye, para arzı yönetimi ya da döviz piyasası işlemleri kullanılarak yön veriliyor. Şimdi yine Para Politikası Kurulu toplanacak... Büyük bir ihtimalle uluslararası zayıflıktan kaynaklanan dövizin aşağı yönlü hareketi değerlendirilmeye çalışılacak. Belki Geç Likidite Penceresi’nde çeyrek puanlık artışla TL biraz daha güçlendirilecek. Yani para politikası biraz daha sıkılacak…

PARA POLİTİKALARI NE KADAR SIKI?

Burada sorulacak soru, Merkez Bankası’nın para politikası ne kadar sıkı?

Şahsen ben uygulanan politikanın sıkı olduğu kanaatinde değilim. Çünkü bu kadar kredi genişlemesi, bu kadar harcama faaliyeti, bu kadar talep, bu kadar enflasyon, uygulansa da sıkı para politikasının işlemediğini gösteriyor. Sanki faiz hadleri ve para arzının araç olarak kullanıldığı para politikasıyla, kamu gelir ve giderlerinin planlandığı maliye politikaları birbirini tamamlamıyor...

İşte soruyorum: Merkez Bankası’nın para politikasını desteklemek için maliye politikasının da sıkılaştırılması gerekmez mi?.. Sıkı para politikası uygulanırken harcamaları artırarak aşırı borçlanmak, ardından halkı zam ve vergiyle karşı karşıya bırakmak ne kadar doğru?

 

Sedat Yılmaz Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle