--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

1 Eylül’de “Vira bismillah” demesek kıyamet mi kopar?

Sedat Yılmaz
Sedat Yılmaz

Türkiye, dünya ticaretinden yüzde 1 oranında pay alıyor. Balıkçılık ve su ürünleri pazarında da durum farklı değil. 4’ü deniz olmak üzere 3 tarafımız su ile çevrili ancak balık ve balıkçılıkta potansiyelimizin altında verim sağlayabiliyoruz.

Genel olarak dünyada balıkçılıkta avlanma azalıyor, yetiştiricilik ön plana çıkıyor. Açık denizler bile ülkelerin balık üretme çiftlikleri haline gelmiş… Dolayısıyla Türkiye’nin bu alanda kaybedecek vakti yok. Ülkemizin avlanma ve yetiştirmede dünya standartlarını bir an önce yakalaması şart…

Sektör temsilcileri, dertlerine ne kadar çare bulabiliyorlar orasını bilemiyoruz ama, sorunlarını ifade etmekten çekinmedikleri ortada. Buna karşılık Ekonomi Bakanlığı da ilgili bakanlıklarla balıkçılık ve su ürünleri sektörü meselelerine çözüm arayışında.

Hükümetin bu noktada asıl üzerinde durduğu balık ve su ürünleri ihracatı… Bakanlık aldığı tedbirlerle özellikle yıllık 1 milyar dolara yaklaşan balıkçılık ve su ürünleri ihracatını, orta vadede en az 3 katına çıkarmak istiyor.

***

Denizlerimizden yeterince faydalanamadığımız bir gerçek. Balıkçılık ve su ürünleri sektöründe yurtiçi ve yurtdışında avlanma ve yetiştirmeye dair çözülmesi gereken önemli sorunlar var... 

Yurtiçinde avlanmadaki en büyük meselemiz; deniz alanları, avlanma araçları, bilgi – beceri yoksunluğu, zaman ve kuralsızlık… Öncelikle balık avlama, deniz alanlarını beklemeye alma ve avlanma sahalarını korumada maalesef standartların gerisindeyiz. Aynı zamanda avlanma araçlarında tam manasıyla teknolojiyi de yakalayamadık. Eski usullerle yumurta – lavra demeden denizlerin diplerini kazıyıp duruyoruz. Çoğu zaman konulmuş yasakları es geçiyoruz, kural tanımıyoruz…

Sektördeki mesleki bilgi ve beceri çerçevesinde rekabet imkanımız da fazla değil. Dünya çevre şartları değiştiği halde balık avlama mevsiminde dahi ayarı tutturamıyoruz… Tabi ki bu da fiyatları dalgalandırıyor… 1 Eylül’de avlanma mevsimini açıyoruz... Bir – iki hafta içinde avlanmayı kesmek zorunda kalıyoruz… Yani aç-kapa-bekle! Niye, balık yok! Madem balık yok, 1 Eylül’de “Vira bismillah!” demesek kıyamet mi kopacak?

“Balıkçılık sektöründe 100 bin aile ekmek yiyor. Eylül ayında vira bismillah demezsek bu kadar aile ne yapacak?” diye soruluyor…

Şayet denizler ve balık avlama alanları korunamazsa o zaman “100 bin balıkçı aile ne yapacak?”, onu düşünmek daha akıl kârı değil mi? Terazi dengede tutulmalı, diyorum… Denizler koruma altına alınırken 100 bin balıkçı aile de diğer taraftan sübvanse edilebilir!

Bu yıl balık avlama sezonunu 1 Eylül yerine daha ileri bir tarihte mesela 1 Kasım’da açalım! Bakın görün, o zaman bereket ve kazanç oluyor mu, olmuyor mu?

***

Sadece avlanmada değil, kültür balıkçılığında da sorunlar aynı… İçinde mevzuat dahil pazarlamadan çevre meselelerine kadar birçok mesele elleri kolları bağlıyor. Karadeniz, Marmara, Ege Denizi ve Akdeniz’de avlanma alanlarında problemler yaşanırken kültür balıkçılığı konusunda ise denizlerimizde yüksek seviyedeki korumacılık sektörü âdeta boğuyor.

Diğer sorun, halkın balık ve su ürünlerine erişimde yaşadığı zorluk… Hal mevzuatı en büyük beklenti… Fiyat belirleyecek, rekabeti sağlayacak bir borsa ve lisanslı depoculuk anlayışının olmaması iç piyasada sektörün olumsuz tarafları… Fiyatları ya hava şartları, ya üretim ya da birkaç müstahsil belirliyor. Bu da vatandaşın balık ve su ürünlerinden kaçmasına sebep oluyor.

İkincisi halkın balık yeme kültürünün olmaması… Vatandaş her ne hikmetse balık yemeyi âdet edinmemiş. Mesela Japonya’da günde 2 kez balık tüketiliyor… Türkiye’de ise haftada 1 balık tüketimi büyük başarı kabul ediliyor. Ülkemizde yıllık kişi başı balık tüketimi sadece 6 kilogram. Avrupa’da bu 23 kilogram olurken dünyada ise ortalama yıllık balık tüketimi 18,6 kilogram…

***

Balıkçılıkta sorunlar sadece yurtiçi ile kaynaklı değil… Sektör, özellikle ihracata da katkı verecek uluslararası sulara açılmada büyümek istiyor. Hatta uluslararası sularda balık üretimine dahi girmek isteyen müteşebbislerimiz olduğunu duymaktayız. Hedefler iyi, fakat içeride mevzuat ve rekabetteki zâfiyet, dışarıda uluslararası kriterler ve siyasi baskılar balıkçılık sektörüne aman vermiyor.

Uluslararası Atlantik Ton Balıklarını Koruma Komisyonu (ICCAT) diye bir teşkilat var. Küresel olarak balıkçılığın stok yoğunluğuna etkilerini belirlemek maksadıyla biyometri, ekoloji ve oşinografi çalışmaları yürütüyor. En fazla üzerinde durduğu orkinos veya ton balığı avcılığı… Sorunlarımız sebebiyle ICCAT’la bile yan yana yürüyemiyoruz.

Çünkü ICCAT kurallarını sıkı sıkıya uyguluyor… Belirli bir boydan küçük balıkların yakalanmasını yasaklıyor… Avda belirli av araçlarının kullanılmasını takip ederken, yine avcılıkta belirli bir zaman diliminde avlanma konusunda baskıcı bir görev yapıyor... Hatta ICCAT uçak ve helikopterle balık avlamanın amansız düşmanı!

Diğer taraftan Akdeniz Genel Balıkçılık Komisyonu (GFCM) da yine üyesi olduğumuz kuruluşlardan. Görevi deniz kaynaklarının iyi kullanımını gerçekçi sürdürülebilir şekilde yürütmek… 23 üyeli GFCM Akdeniz çanağındaki ülkelerden oluşuyor… GFCM ile de adam gibi oturup henüz bir iş yapamamışız…

Velhasıl, içeride 1 Eylül, rekabet dezavantajı ve balığa karşı ilgisizlik, dışarıda uluslararası alanda gerekenlerin yapılamaması, atılıma hazır olan balıkçılık ve su ürünleri sektörünü yerinde saydırıyor.

 

Sedat Yılmaz Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle