Türküz, Doğruyuz, Çalışkanız (Elhamdülillah) da, Ya Gerisi?
Hükümetin açıkladığı son demokrasi paketi beklenenden fazla ses getirdi. Paketin destekçileri de var karşıtları da.
Lehinde olanlar, yıllardır özlemini çektikleri demokratik haklarını yudum yudum, sindire sindire içlerine çekerek özgürlüğün tadını çıkarmanın hazzındalar.
Aleyhtekiler ise, 20. Yüzyıl boyunca ellerinde tuttukları “ipleri” kaçırmanın paniğine düştüler.
Paket her boyutta tartışıldı. Şüphesiz Türkiye’nin önünü açacak bir adım daha atılmış oldu.
Ancak, paketteki en önemsiz konulardan biri en çok tartışılıyor: “Andımız”.
Yapımızdaki şekilcilik bir kere daha nüksetti.
Mehtap Yılmaz Hanım konuyu geçen haftalardaki bir yazısında yavrucaklarının çektiği sıkıntılar açısından gayet güzel ele aldı.
Ben de başka bir açıdan konuya dokunmak istiyorum.
Andımız’ın ilk bölümü 23 Nisan 1933’te ilk kez Dr. Reşit Galip tarafından okutuldu. 1972 yılında ise “Ey bu günümüzü sağlayan” diye başlayan bölüm eklendi. 1997’de 28 Şubatçılar bir kere daha pekiştirdi. O günden beri ilkokullarda derslere başlamadan önce öğrenciler ant içerek “huzur-u kalp ve sürurla” derslerine başladılar (!).
“Andımız kaldırılırsa adımız tarihten silinecek, Türklüğümüz elden gidecek” diyen “Türklük aşıkları” da, uygulamaya en sert tepki gösterenlerdendi.
Bir an, andımız kaldırılırsa sonumuz gelir türünden racon kesenlerin haklı olduğunu var sayalım.
Bu durumda, o kesime şu soruyu sormamız gerekmez mi: Andımız 80 yıldır okutuluyor.
Son on yıl dikkate alınmazsa, Ülke 70 yılda nereden nereye geldi? Ya da andımız okunmasaydı, bulunduğundan daha kötüye mi giderdi? Dünya milletleri arasında Türklerin yeri şu an olduğundan daha kötü mü olurdu?
Sorular çoğaltılabilir.
Andımızın ilk okutulmaya başlandığı 1933’te, Birinci Dünya Savaşında yakılıp yıkılarak yağmalanan Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinde yeşermeye başlayan Türkiye, Dünya Ülkeleri arasında gelişmişlik seviyesi bakımında sonlarda idi.
Andımızla büyüyen gençlik, 1960’lar da bürokrasi ve siyasi sahnede yerini almaya başladı. Nihayet 1970’li yılların Türkiyesi artık ant çocuklarının kontrolünde idi. Ancak ülke gelişmişlik endeksinde hala İtalya’nın 20, Almanya’nın 50, ABD’nin de 100 yıl gerisinde kalmıştı.
Üstelikte, her sabah “Türküz, doğruyuz, çalışkanız” diye bağırtılarak büyütülen antçı gençlik, ülkeyi yaşanmaz bir hale sokmuştu.
Kişi başına milli geliri 1930’larda 45 dolar olan Türkiye, andçı kuşağın üstün performansı ile 70 yılda ancak 2700 dolarlar seviyesine çıkabilmişti.
Bu cevval antçı kuşak, gelişmişlik sıralamasında Türkiye’yi ilk 50’ye bile sokamamıştı.
Oysa, Türkiye ile aynı yıkımı yaşayan Almanya ve Japonya, belki çocuklarına herhangi bir and okutmamışlardı. Ama ülkelerini dünyanın zirvesine yükseltmişlerdi.
Üstelik de Almanlık ve Japonlukları da aynen devam ediyordu.
Demek ki her sabah çocuklara zorla, “Türküz, doğruyuz, çalışkanız” dedirterek ne Türklük korunabilir, ne çalışkanlık kazandırılabilir ve ne de ülke kalkındırılabilirdi.
Ama diyorsanız ki bunların ne önemi var. Söz konusu, “Andımız” ise gerisi teferruattır. Andımız kalkarsa, ülke batar.
O zaman, bu durumu adlandıracak kelime benim dağarcığımda henüz yok. Söz bir gün uygun bir kelime bulursam, hemen yazacağım.
Ey andçı zümre,
Madem çalışkansın da beğenmediğin İran’ın füzesi bile 5000 km menzilli iken, niçin seninki ancak 150 km? Uçağını yapamıyorsun, otomobilini yapamıyorsun, silahını yapamıyorsun, Nükleer santralini yapamıyorsun.
Esasen seni dünyada öne çıkaracak ne yapıyorsun?
Andımızda yazılı olanların birini bile bir tek gün uygulamıyorsun.
Ama papağan gibi tutturuyorsun: “Türküz, doğruyuz, çalışkanız…”.
Peki, ya gerisi? Gerisi fasa fiso.
Dinlemezsiniz bilirim, ama yine de size bir çift sözüm olacak:
Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.
Ve dahi laf ile peynir gemisi yürümez.
Emi?
Lehinde olanlar, yıllardır özlemini çektikleri demokratik haklarını yudum yudum, sindire sindire içlerine çekerek özgürlüğün tadını çıkarmanın hazzındalar.
Aleyhtekiler ise, 20. Yüzyıl boyunca ellerinde tuttukları “ipleri” kaçırmanın paniğine düştüler.
Paket her boyutta tartışıldı. Şüphesiz Türkiye’nin önünü açacak bir adım daha atılmış oldu.
Ancak, paketteki en önemsiz konulardan biri en çok tartışılıyor: “Andımız”.
Yapımızdaki şekilcilik bir kere daha nüksetti.
Mehtap Yılmaz Hanım konuyu geçen haftalardaki bir yazısında yavrucaklarının çektiği sıkıntılar açısından gayet güzel ele aldı.
Ben de başka bir açıdan konuya dokunmak istiyorum.
Andımız’ın ilk bölümü 23 Nisan 1933’te ilk kez Dr. Reşit Galip tarafından okutuldu. 1972 yılında ise “Ey bu günümüzü sağlayan” diye başlayan bölüm eklendi. 1997’de 28 Şubatçılar bir kere daha pekiştirdi. O günden beri ilkokullarda derslere başlamadan önce öğrenciler ant içerek “huzur-u kalp ve sürurla” derslerine başladılar (!).
“Andımız kaldırılırsa adımız tarihten silinecek, Türklüğümüz elden gidecek” diyen “Türklük aşıkları” da, uygulamaya en sert tepki gösterenlerdendi.
Bir an, andımız kaldırılırsa sonumuz gelir türünden racon kesenlerin haklı olduğunu var sayalım.
Bu durumda, o kesime şu soruyu sormamız gerekmez mi: Andımız 80 yıldır okutuluyor.
Son on yıl dikkate alınmazsa, Ülke 70 yılda nereden nereye geldi? Ya da andımız okunmasaydı, bulunduğundan daha kötüye mi giderdi? Dünya milletleri arasında Türklerin yeri şu an olduğundan daha kötü mü olurdu?
Sorular çoğaltılabilir.
Andımızın ilk okutulmaya başlandığı 1933’te, Birinci Dünya Savaşında yakılıp yıkılarak yağmalanan Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinde yeşermeye başlayan Türkiye, Dünya Ülkeleri arasında gelişmişlik seviyesi bakımında sonlarda idi.
Andımızla büyüyen gençlik, 1960’lar da bürokrasi ve siyasi sahnede yerini almaya başladı. Nihayet 1970’li yılların Türkiyesi artık ant çocuklarının kontrolünde idi. Ancak ülke gelişmişlik endeksinde hala İtalya’nın 20, Almanya’nın 50, ABD’nin de 100 yıl gerisinde kalmıştı.
Üstelikte, her sabah “Türküz, doğruyuz, çalışkanız” diye bağırtılarak büyütülen antçı gençlik, ülkeyi yaşanmaz bir hale sokmuştu.
Kişi başına milli geliri 1930’larda 45 dolar olan Türkiye, andçı kuşağın üstün performansı ile 70 yılda ancak 2700 dolarlar seviyesine çıkabilmişti.
Bu cevval antçı kuşak, gelişmişlik sıralamasında Türkiye’yi ilk 50’ye bile sokamamıştı.
Oysa, Türkiye ile aynı yıkımı yaşayan Almanya ve Japonya, belki çocuklarına herhangi bir and okutmamışlardı. Ama ülkelerini dünyanın zirvesine yükseltmişlerdi.
Üstelik de Almanlık ve Japonlukları da aynen devam ediyordu.
Demek ki her sabah çocuklara zorla, “Türküz, doğruyuz, çalışkanız” dedirterek ne Türklük korunabilir, ne çalışkanlık kazandırılabilir ve ne de ülke kalkındırılabilirdi.
Ama diyorsanız ki bunların ne önemi var. Söz konusu, “Andımız” ise gerisi teferruattır. Andımız kalkarsa, ülke batar.
O zaman, bu durumu adlandıracak kelime benim dağarcığımda henüz yok. Söz bir gün uygun bir kelime bulursam, hemen yazacağım.
Ey andçı zümre,
Madem çalışkansın da beğenmediğin İran’ın füzesi bile 5000 km menzilli iken, niçin seninki ancak 150 km? Uçağını yapamıyorsun, otomobilini yapamıyorsun, silahını yapamıyorsun, Nükleer santralini yapamıyorsun.
Esasen seni dünyada öne çıkaracak ne yapıyorsun?
Andımızda yazılı olanların birini bile bir tek gün uygulamıyorsun.
Ama papağan gibi tutturuyorsun: “Türküz, doğruyuz, çalışkanız…”.
Peki, ya gerisi? Gerisi fasa fiso.
Dinlemezsiniz bilirim, ama yine de size bir çift sözüm olacak:
Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.
Ve dahi laf ile peynir gemisi yürümez.
Emi?

