Âlem-i İslâm kapısının kilidi Türkiye’dir
Son bir ayda Üstad Bediüzzaman’ın yaşayan talebelerinden üçünü Ahmet Aytimur, Mehmed Kırkıncı ve Said Özdemir abilerimizi ebedi istirahatgâhlarına uğurladık.
Bu üç iman abidesi ömürlerini, Kur’an’ın rehberliğinde, Allah Resul’ünün (sav) önderliğinde, Bediüzzaman’ın himayesinde, Risale-i nur dairesinde “İman ve Kur’an hakikatlerini” insanlara anlatmak için harcadılar.
Merhum Kırkıncı Hocamın, arkasında bıraktığı on binler Nur talebesi vesilesi ile defteri amaline her gün yeni hayır hasenatlar ekleniyor.
Bugün Türkiye’nin doğusundan batısına çok sayıda üniversitedeki Nur talebelerinde Erzurum damgası ve Kırkıncı Hocamın tuğrası vardır.
Bu talebeleri, ülke içinde ve dışında görev aldıkları yüzlerce faklı üniversitede örnek birer insan ve çalışkan birer akademisyen olarak hizmete devam ediyor.
Çoğunluğu Risale-i nurlara açıklama mahiyetinde kaleme aldığı 20’den fazla eser ve sayısız makalesi ile “İman ve Kur’an hakikatlerini” susamış gönüllere ulaştırdı. Özellikle Hikmet pırıltıları ve Kader nedir adlı eserleri çok bilinenlerdendir (Allah mekânını Cennet eylesin, Âmin).
Bediüzzaman’ın vefat eden diğer iki talebesi Ahmet Aytimur ve Said Özdemir abiler aynı zamanda Üstadın vasiyet namesinde varis olarak saydığı on iki abiden ikisi idi.
Ahmet Aytimur abi de bir naşirdi. Önce Kur’an-ı Kerimi basmaya başladı. Bunu hatıralarında şu şekilde nakleder;
“O sıralarda Kur’an’ı Kerim’in tab işi masonların, Ermenilerin elindeydi. Onlar inhisar altına almışlardı. Üçüncü hamur kâğıda Kur’an bastırıyorlardı. Bu sebeple ben de bastırayım dedim. Ama param da yoktu. Bir Maarif Kütüphanesi vardı; ben sanıyordum ki, o devletindir. Sonra araştırdım, Şia imiş. Bana çok çektirdiler, çok mani olmak istediler, çok da zarar ettim. Ama asıl maksadım; bu matbaa işini öğrenelim de, Üstad’ın yazdırdığı renkli, tevafuklu Kur’an-ı Kerimi neşredelim istedim. Bu gaye ile başladım”.
Aytimur Abi, Envar neşriyatla Risaleleri son nefesine kadar basmaya devam etti (Allah mekânını Cennet eylesin, Âmin).
İman ve Kur’an hakikatlerini yaymaya çalışan diğer bir naşir abi de Merhum Said Özdemir Abimiz idi.
Üstad ile karşılaşmadan önce mehdi olarak tanıtan bir meczuba bağlanan Said abi, Bediüzzaman’ın kerametvari bir uyarısı ile sanalını bırakıp gerçeğinin peşine takılır.
Ve takılış o takılıştır. Vefatının son demine kadar Risaleleri basma ve yayma işini bir an olsun aksatmaz.
Ne tehditler ne de hapisler diğer nur kahramanları gibi onu da yıldıramaz. Üstadın vefatından sonra da Bediüzzaman’ın hizmet metodunu ve düsturlarını aynı samimiyet ve ciddiyetle devam ettirdi.
Said Abi Türkiye’deki baskı ve karışıklıklardan dolayı Arabistan’a gitmek isteyince Üstad ona, bugün bile Türkiye’nin Âlem-i İslam arasındaki konumunu ifade eden şu tarihi cevabı verir;
“Kardeşim’, Ben orada olsam buraya gelirdim. Âlem-i İslâm kapısının kilidi Türkiye’dir”.
Üstadı son ziyaretinde, “Kardeşim, bugün benim yatağımda yatıp, benim yemeğimi yiyeceksin” iltifatına da mazhar olan Merhum Said abimiz, hapiste olduğu için canından çok sevdiği Üstadının cenaze namazını kılamamıştı (Allah mekânını Cennet eylesin, Âmin).
Haddimizi aşan sözümüzü Bediüzzaman Said Nursi’nin ölümle ilgili şu cümlesi ile noktalayalım;
“Evet, şu kudsî tılsım ile ölüm, insan-ı mü’mini zindan-ı dünyadan bostan-ı cinâna, huzur-u Rahmân’a götüren bir musahhar at ve burâk suretini alır. Onun içindir ki, ölümün hakikatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler, daha ölüm gelmeden ölmek istemişler (Sözler)”.
Ne mutlu bu şuurda olanlara…
Ve herkes hazır olsun!
Bağ-ı hazandan bostan-ı cinana akın var!

