Laiklik yeni anayasada zinhar kalmalıdır!
Sol jargonda laiklik (laicism veya secularism) “din ve devlet işlerinin ayrı tutulması” şeklinde tanımlanır.
Bu anlamda dünyada Fransa ve Türkiye’den başka uygulaması yok.
Demokrasinin beşiği sayılan ülkelerden İngiltere’de laiklik olmadığı gibi anayasasında dini referanslara atıf dahi var.
Mesela demokrasisi ile göz kamaştıran ABD’de doların üzerinde “In God we trust (Biz Allah’a güveniriz)” yazar.
Bu ülkenin devlet bakanları da yeminlerini kiliselerde yapar.
Konuyu biraz de tarihi perspektifi ile ele alalım.
Asr-ı Saadet’te Kâinatın Efendisi (sav), hem resul, hem devlet başkanı olarak görev yaptı.
23 sene gibi kısa bir sürede tarihin en azgın toplumlarından birinden, muhteşem bir “insanlık” çıkardı.
On senede İslam Devletini, koca Bizans’a kafa tutar konuma yükseltti.
Fakat, uygulamalarında laiklikten eser yoktu.
Tarihte yerini almış ve dönemine hükmetmiş Bizans, Roma, Pers, Çin gibi medeniyetlerden hiç birinde laiklik ve benzeri bir uygulamaya rastlanmamaktadır.
İslam medeniyetlerinde de durum farklı değildir.
Muhteşem yükselişin başladığı “Dört Halife” döneminde, İslamiyet’i şarktan garba kadar yayan Emevi ve Abbasilerde de laikliğin izine rastlanmaz.
Türk tarihine bakıldığında, döneminin söz sahibi devletlerinden olan Hunlardan Göktürklere, Selçuklulardan Osmanlıya kadar laikliğin sözü dahi geçmemektedir.
Lakin cihanşümul devletler kuran Selçuklular da, Osmanlılar da bir selam ile ülke yıkan, ülke kuran güce ulaşmıştı.
Birinci Cihan Harbi ile Osmanlılarla birlikte, Almanlar ve Japonlar da yenilerek teslim oldular.
Biz, Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasını reddederek yerine ikame ettiğimiz devletin anayasasına kuruluşundan 14 yıl sonra tanımının ve uygulanmasının kimse tarafından tam olarak yapılamadığı “laiklik” kavramını yerleştirdik.
Anayasada var olduğu 80 yıl boyunca daima tartışma konusu oldu.
Deyim yerinde ise muhatap olduğu hiç kimseyi kâfi derecede memnun edemedi.
Solcular ve ateistler “elden gitti gidecek” diyerek sürekli Müslümanların başında Demokles’in kılıcı gibi hazır tuttular.
İslami kesim ise, bir an önce “elden gitsin” diyerek her fırsatta ondan kurtulmanın yollarını aradı.
Bu çekişmenin sonunda, “laikliğin referansı” ile 80 yılın sonunda aldığımız yol, son on yıl hariç, bir arpa boyundan öteye gitmez.
Daha dün basında “Türkiye, Kilis için (On paralık IŞİD’e karşı) ABD’den ‘cehennem ateşi” istedi başlıklı haberler yer aldı.
Oysa bizimle Birinci Cihan Harbi’nde aynı kaderi paylaştıktan sonra 1945’te ikinci kez yerle bir olan, ama anayasasında laikliği, vatandaşlarının inançlarını baskı altında tutmak için değil, rahat yaşayabilmeleri için kullanan Almanların ulaştığı nokta nerede?
Almanlarla benzer kaderi paylaşan ve atom bombasının yıkımına uğramış dünyadaki tek ülke olan Japonya’nın yakaladığı seviye nerede?
Meclis Başkanına bütünüyle katılıyorum.
Yeni Anayasa yapılırken, solcu ve ateistlerin bir kaşık suda fırtına koparmalarına aldırmadan, ön yargılardan arınmış olarak konu hassasiyetle ele alınmalıdır.
Her 23 Nisan’da “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diye bağıranlar bu duygularınızda samimi iseniz işte size fırsat!
Kararı millete bırakın.
Ben onun kararına uyacağıma dair şeref sözü veriyorum.
Ya siz?
Ayrıca, bu bir “laik-anti laik polemiği” yapılacak konu da değildir.
Durum ciddidir.
Çünkü ayakkabı ayağa küçük gelmektedir.
Ya ayakkabının numarasını büyüterek ayağı kurtaracağız, ya da kangren olup kesilmesine razı olacağız.
Aslında, aklın da, aklıselimlerin de yolu birdir.
Yine de “ne olursak olalım, zinhar! illa da laik kalalım” diyenler varsa,
Ne diyeyim!
Allah şifalar versin…

