--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

“Lâ taknetû min rahmetillâh”

İç ve dış kargaşalar birçoğumuzda karamsarlık oluşturdu.

Dershaneler tartışması başlamadan önceki hayallerimiz, tuz-buz oldu.

Son olaylar ise umutlarımızı hak ile yeksan etti.

Herkes birbirine soruyor: Bize ne oldu?

Ne oldu da pembe hülyalar bir anda kâbusa döndü.

Moraller çöktü, umutlar dibe vurdu.

Çünkü, insanı hayata bağlayan en sağlam ip, umuttur. Umutsuzluk ise, idam sehpasının sandalyesidir. En zor anlarda, en çekilmez çilelerde, en dayanılmaz acılarda umut hep yanı başımızda bize teselli veren bir “iyilik meleği” ve bizi hayata bağlayan bir “can simidi” gibidir. 

Umutsuzluk ise, dibi görünmeyen ve nasıl sonuçlanacağı bilinmeyen kör kuyudur. 

İnsanı hep acı ve ızdıraplara atar, hayatı yaşanmaz yapar.

O zaman, niçin hayatta umutsuzluk çoğunlukla umutun önüne geçer? Veya neden hep umut yolculuğuna bilet almaya uğraşmak yerine umutsuzluk batağına saplanırız?

Elbette hepimizin soruya başka bir cevabı olacaktır: Bazılarımız sosyo-psiko analizler yapacak, kimilerimiz kavram kargaşasından çıkış yolu arayacaktır. Bazılarımız ise gözlerini kapayacak, beklide kaybedenin kendisi olduğunu bile bile kurtulmak için yine de bir gayret göstermeyecektir.

Benim çabam ise ne felsefe bataklığında boğulmak, ne de neme lazım kolaycılığına kaçmaktır. Yapacağım yegâne şey sağlam bir sığınak bulmaktır.

Tam bu noktada imdadıma, Kur’an-ı Kerim’de yer alan “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin (Lâ taknetû min rahmetillâh)” (Zümer 53) ayeti yetişiyor. Yüce Yaratan, umut ile umutsuzluk ekseninde bocalayacağımızı ve yolumuzu kaybedeceğimizi bildiği için, bize bu kurtuluş reçetesini sunuyor. Yaratan’ın bize uzattığı bu kurtuluş ipinin en güzel misallerinden biri, hafta başında veladetlerinin 1443’ncü sene-i devriyesini idrak ettiğimiz Resûl-i Ekrem Efendimiz (sav)’in uygulamalarında görülür.

Hz. Peygamber (sav) zamanında her türlü fenalığı yapan gayri Müslim bir kaç kişi bir gün aralarında tefekkür ederek, 

-Biz nereye gidiyoruz? İnsanlara niçin kötülükte bulunuyoruz, Peki şimdi ne yapalım? diye birbirlerine sorarlar. Biraz tartıştıktan sonra da İslam’a girmeye karar verirler. Ancak, bu kadar fenalıklarla İslam bizi kabul eder mi? diye tereddüde düşerler. Aralarında istişare ederek Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e şöyle bir mektup yazarlar: 

“Biz yaptıklarımıza pişman olduk, İslam’a girmek istiyoruz. Fakat Mekke’de duymuş olduğumuz şu ayet bizim Müslüman olmamızı engelliyor: “O kullar ki Allah (c.c) ile beraber başka ilâha tapmazlar, Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler bunları yapan günahının cezasına kavuşur. Kıyamet günü azabı kat kat olur ve orada alçak olarak ebedî kalır” (Furkan 68-69). 

Oysa biz, Allah (c.c) ile beraber başka ilahlara taptık. Allah’ın haram kıldığı cana kıydık ve zina da yaptık. Bu ayetler olmasaydı elbette sana uyardık. 

Bunun üzerine: “Ancak tevbe eden iman edip amel-i salih işleyen kullar müstesna. İşte Allah (c.c) bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah (c.c) çok bağışlayıcı ziyade acıyıcıdır. Kim tevbe edip iyi amel ederse şüphesiz tevbesi kabul olarak Allah’a (c.c) döner” (Furkan 70-71) ayet-i celileleri nazil olur.

Efendimiz (s.a.v) yukarıda zikrettiğimiz iki Ayet-i Celîle’yi onlara gönderir. 

Bu defa derler ki: Bu çok güzel ama şartları çok ağır. Amel-i salih şartı var. Biz iman etsekte amel-i salih işleyemeyeceğimizden korkarız. 

Bunun üzerine: “Şüphesiz ki Allah(c.c) kendisine ortak koşulmasını mağfiret etmez. Bunun dışındakileri ise dilediği kimseler için bağışlar” (Nisa 48) ayet-i nazil olur. 

Efendimiz (s.a.v) bu ayet-i kerimeyi onlara gönderince, onlar: Bunda da şart var. Mağfiret Allah’ın dilediklerine vaat edilmiştir. Biz Allah’ın dilediklerinden olamayacağımızdan korkarız derler. 

Bu defa da Allah Tealâ: “De ki: Ey (bütün kötülükleri yaparak) kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah (c.c) bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayan ziyade esirgeyendir” (Zümer 53) ayet-i kerimesini indirir. Bu ayeti okuyan o insanlar, İslam’ı seçerler.

Buradan anlaşılmaktadır ki, hiçbir konuda ümitsiz olmak gerekmez ve eğer aranırsa mutlaka bir çıkış yolu bulunur. 

İçinde bulunduğumuz kargaşa ve fitne ortamına rağmen, bir an bile ümidimizi kaybetmememiz gerekir. Çünkü “ümit var” olmak, var olmanın da huzurlu olmanın da temelidir. Nice şer sandığımız olaylar da hayırların olacağını gözden kaçırmamak gerekir.

Netice-i kelam, umutsuzluk en büyük günahlardan biridir. Bu yüzden gerçek bir Müslüman hiçbir durumda “Allah’ın rahmetinden ümit kesemez”. Bunun yerine, varsa hataları bunlardan kurtuluş yollarını arar.

Bediüzzaman’ın da dediği gibi “Evet, ümit var olunuz; şu istikbal inkılâbı içinde en gür seda, İslam’ın sedası olacaktır!”

Prof. Dr. İbrahim Bektaş Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle