--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Hz. Hüseyin (ra) canımız, Yezid düşmanımız, ancak?

Hz. Hüseyin Efendimiz’in (ra) şahadetinin üzerinden tam 1337 yıl geçti.

Allah resulü (sav), abisi Hz. Hasan (ra) ile birlikte “cennet gençlerinin efendisi” diye taltif etti.

İslam tarihinde yaşanan dramların en acısına maruz kaldı.

Yüreğimizde acısı, halâ taptaze, dipdiri. 

Müslümanım diyen hiç kimsenin, katillerini mazur göremeyeceği yalın bir hakikat.

Bu hususlarda Müslümanlar arasında görüş birliği tam.

Ancak, bundan sonrası, en az olayın kendisi kadar hatta daha büyük trajedi.

Niye mi?

Bu elim vaka kullanılarak, Müslümanlar arasına hâlâ, o zaman yaşanandan daha büyük kin ve nefret tohumları ekiliyor.

Kendilerini “Şia” veya “Alevi” diye etiketleyenlerin bir bölümü olayın başlangıcını, Hz. Peygamber (sav)’in vefatı sonrası, Hz. Ali’nin (ra) değil de Hz. Ebu Bekir’in (ra) halife seçilmesine kadar götürüyor.

Ki bu doğru değildir.

Hz. Ali Efendimiz, kendinden önceki halifelerle uyum içinde çalışarak hiçbir dayanaktan yoksun bu iddiayı kökten çürütmüştür.

Ancak Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye (ra) arasında cereyan eden olayların, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimizin şehit edilmelerinde etkisi olduğu söylenebilir.

Ne var ki, “İslam’da birliği sağlamak” adına şehadeti seçen Hz. Hüseyin’in (ra) aksine, bu iddia ile ortaya çıkanlar “İslam’da bölünmeye” sebep oluyor.

Her yıl 10 Muharrem’de Hz. Hüseyin bahane edilerek, “vurun abalıya” misali, “Sünni” diye tabir ettikleri Müslümanlara adı konulmamış bir “savaş” ilan ediyorlar.

Daha da kötüsü, bu duygular İran önderliğinde “saplantılı bir Şia ideolojisine” dönüştürülerek, diğer Müslümanlara dayatılıyor.

İslam ülkelerinin bir ikisi hariç, tamamında bu dayatmanın sonucu, “Şia” tehdidi söz konusudur.

Oysa “Sünni” cenahında bu tür bir “yayılma ideolojisi” görülmemektedir.

Zaten “Sünni ve Şia” arasında var olan temel fark buradadır.

Bu sorunun aşılması için, atılacak ilk adım, Sünni ve Şia kimliklerinden sıyrılarak, hepimizin “EHL-İ SÜNNET” kişiliğine bürünmesidir.

İşte buradan ilan ediyorum: Ben “EHL-İ SÜNNET” bir Müslümanım.

“Lâ ilâhe illellâh, Muhammedün Resûlüllah” diyen bütün Müslümanları da “Mü’minler ancak kardeştir (Hucurât, 10)” İlahi emri gereğince, “kardeş” olarak kabul ediyorum.

Hz. Ebu Bekir (ra) de, Hz. Ömer (ra) de, Hz. Osman (ra) da, Hz. Ali (ra) de, Hz. Hatice (ra) de, Hz. Aişe (ra) de, Hz. Fatıma (ra) da, Hz. Muaviye (ra) de, Hz. Hasan (ra) da, Hz. Hüseyin (ra) de, diğer sahabeler (ra) de, İmam Zeynelabidin (ra) de, İmam Muhammed Bakır (ra) da, benim için birer numune-i misâldir.

Hürmetim ve muhabbetim her birine sonsuzdur.

Tabii ki, diğer şeciyelerinin yanında, Hz. Ebubekir’in sadakati, Hz. Ömer’in adaleti, Hz. Osman’ın “iffeti ve Hz. Ali’nin “velayeti” daha fazla tebarüz etmiştir.

Hz. Hatice “kübrâdır”, Hz. Aişe “sadıkadır”, Hz Fatıma “validedir”.

Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimiz, gözümüzün nuru, gönlümüzün süruru, gençlerimizin gururudur.

Yezid’e gelince, onun hakkında Üstad Bediüzzaman en güzel yolu göstermiştir:

“İlm-i kelâmın büyük allâmesi olan Sadeddin-i Taftazanî, “Yezide lânet caizdir” demiş; fakat “Lânet vaciptir” dememiş. “Hayırdır ve sevabı vardır” da dememiş. Çünkü, hem Kur’ân’ı, hem Peygamberi, hem bütün Sahabelerin kudsî sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şer’an bir adam, hiç mel’unları hatıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünkü, zem ve lânet, medih ve muhabbet gibi değil; onlar amel-i salihe dâhil olmaz (Emirdağ Lahikası)”. 

Bu nedenle biz Müslümanlara düşen, ‘Kerbela’yı, her yıl yeniden kaşıyarak birilerine lanet okuyarak aramızdaki düşmanlıkları körüklemek için değil, bu elim hadiseden ders alarak aramızdaki düşmanlıkları kaldırmak için yâd etmeliyiz.

Aksi takdirde bu işin sonu gelmez.

Ve burada kazanan da kesinlikle biz olmayız.

Vesselam…

 

Prof. Dr. İbrahim Bektaş Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle