Ensar (ra) mı dediniz, Suriye orada!
Yanı başımızda bir kazan kaynıyor.
Kaynayan kazandan daha ziyade ciğerlerimize kadar işleyen bir ateş yanıyor.
Her gün ölen günahsız yüzlerce masumun yanında, evsiz-barksız, yurtsuz-vatansız kalan binlerce masum.
Gözü yaşlı anneler, yetim yavrular, insan olanın içini acıtıyor.
Artık ateş komşuda değil içimizde yanıyor. Ta yüreğimizde sıcaklığını hissediyoruz.
Altı yüz binden fazla Suriyeli kardeşimiz bizim şefkatimize sığınmış.
Bunların üçte biri çadır kentlerin dışında kalıyor.
Bazen iki üç aile aynı eve tıkışmış durumda. Ne yatmaya yatakları, ne giymeye elbiseleri ne de yiyecekleri var?
Üstelik soğuk kış da kapıyı çaldı.
Bütün bu trajediyi henüz, kendimize yapılan kadar algılamış değiliz.
Evet sorun Suriye sorunu. Ancak ateş artık bizim ateşimiz.
Akan kan kardeşkanı, dökülen bizim gözyaşımız.
Yüz elli bin masum dünyanın gözü önünde katledildi. Yedi milyonu aşkın insan mülteci durumuna düştü.
Burada sormamız gereken şu, bu acı tablonun biz neresindeyiz?
Yanlış ve eksik bir kader yorumu ile, “Allah (cc) sonsuz Kudret sahibidir, dilerse onları bir lahzada bu sıkıntıdan kurtarır (Amenna)” mı diyeceğiz?
Daha da beteri “Onlar bunu hak ettiler” gibi sığ bir düşünce ile yataklarımızda uyuyabilmek için kafasını kuma gömen devekuşları gibi rol kesmeye devam mı edeceğiz?
Suriye’deki ve merhametimize sığınmış olan gıdasız, ilaçsız, evsiz ve yurtsuz kardeşlerimiz için kaç geceyi uykusuz geçirdik? Veya onlara dua etmek için kaç gece sıcak yataklarımızdan kalkarak gözyaşlarımızla seccademizi ıslattık?
Ya da çeşit çeşit taamlarla donatılan ziyafet sofralarında, bir birinden leziz yemeklerimizi kaşıklarken, yavrularına bir kuru ekmeği alabilmek için çıktığı yolda can veren babayı düşünerek lokma, kaçımızın boğazında düğümlendi?
Göbeğimize kadar gömüldüğümüz kadife koltuklarımızda arkamıza yaslanıp orta şekerli buram buram kokan kahvemizi yudumlarken, kaç Suriyeli, Mısırlı, Filistinli, Afganistanlı veya Arakanlı ayakları çıplak ve karnı aç çocuğu en azından hatırladık?
İpek kaplı yorganları üzerimize örtüp, kuş tüyü yastıklara başımızı koyarken, kaçımız duvarları yıkılmış, yatakları taş ve topraklar olmuş, viranelerde hayatta kalmaya çalışan çaresizleri düşünerek uyuyamadı?
Hani biz “komşusu açken tok yatamayacakların” yolunda idik!
Hani biz her şeyini muhacir kardeşi ile paylaşan bir nesli pâkın davasına talip idik?
Hani biz ölmek üzere iken bile sunulan bir yudum suyu, “yandaki kardeşime götür, onun daha çok ihtiyacı var” diyerek şahadet şerbetini içen erlerden idik?
Hani biz, “Yandaki komşusu henüz siftah yapmadı, diğerini de ondan al” diyen mert bir nesl-i Âliden geliyor idik?
Hani biz “Allah (cc) tarafından en çok sevilenin en çok sevdiğinin (Seyyidüş Şuheda (ra)) ciğerlerini çiğneyeni bile bitereddüt affeden O Kutlu Nebi (sav)’in ümmeti olduğumuz iddiasında idik?
Hani biz, sofrasında misafir olmayınca kursağına lokma girmeyen, Hz. İbrahim (as)’in milletinden idik?
Hani biz, aç olduğu halde, yanında bin bir zorlukla misafir ettiği İmamül Haremeyn (sav)’i yedirmeden, kendi öz çocuklarını sofraya yaklaştırmayan Hz. Fatıma (r.anha)’nın sevdalıları idik?
Evet, yağmurun kime ne zaman dolu olacağı bilinmediği gibi, kimin kime ne zaman muhtaç olacağı da bilinmez.
Artık, o minicik cüssesi ile Nemrut’un Hz. İbrahim (as)’e yaktığı ateşi söndürmeye giden karıncadan utanarak, uykudan uyanma vaktimiz gelmedi mi?
Ensar (ra) mı dediniz?
Suriye orada ya siz?
Kaynayan kazandan daha ziyade ciğerlerimize kadar işleyen bir ateş yanıyor.
Her gün ölen günahsız yüzlerce masumun yanında, evsiz-barksız, yurtsuz-vatansız kalan binlerce masum.
Gözü yaşlı anneler, yetim yavrular, insan olanın içini acıtıyor.
Artık ateş komşuda değil içimizde yanıyor. Ta yüreğimizde sıcaklığını hissediyoruz.
Altı yüz binden fazla Suriyeli kardeşimiz bizim şefkatimize sığınmış.
Bunların üçte biri çadır kentlerin dışında kalıyor.
Bazen iki üç aile aynı eve tıkışmış durumda. Ne yatmaya yatakları, ne giymeye elbiseleri ne de yiyecekleri var?
Üstelik soğuk kış da kapıyı çaldı.
Bütün bu trajediyi henüz, kendimize yapılan kadar algılamış değiliz.
Evet sorun Suriye sorunu. Ancak ateş artık bizim ateşimiz.
Akan kan kardeşkanı, dökülen bizim gözyaşımız.
Yüz elli bin masum dünyanın gözü önünde katledildi. Yedi milyonu aşkın insan mülteci durumuna düştü.
Burada sormamız gereken şu, bu acı tablonun biz neresindeyiz?
Yanlış ve eksik bir kader yorumu ile, “Allah (cc) sonsuz Kudret sahibidir, dilerse onları bir lahzada bu sıkıntıdan kurtarır (Amenna)” mı diyeceğiz?
Daha da beteri “Onlar bunu hak ettiler” gibi sığ bir düşünce ile yataklarımızda uyuyabilmek için kafasını kuma gömen devekuşları gibi rol kesmeye devam mı edeceğiz?
Suriye’deki ve merhametimize sığınmış olan gıdasız, ilaçsız, evsiz ve yurtsuz kardeşlerimiz için kaç geceyi uykusuz geçirdik? Veya onlara dua etmek için kaç gece sıcak yataklarımızdan kalkarak gözyaşlarımızla seccademizi ıslattık?
Ya da çeşit çeşit taamlarla donatılan ziyafet sofralarında, bir birinden leziz yemeklerimizi kaşıklarken, yavrularına bir kuru ekmeği alabilmek için çıktığı yolda can veren babayı düşünerek lokma, kaçımızın boğazında düğümlendi?
Göbeğimize kadar gömüldüğümüz kadife koltuklarımızda arkamıza yaslanıp orta şekerli buram buram kokan kahvemizi yudumlarken, kaç Suriyeli, Mısırlı, Filistinli, Afganistanlı veya Arakanlı ayakları çıplak ve karnı aç çocuğu en azından hatırladık?
İpek kaplı yorganları üzerimize örtüp, kuş tüyü yastıklara başımızı koyarken, kaçımız duvarları yıkılmış, yatakları taş ve topraklar olmuş, viranelerde hayatta kalmaya çalışan çaresizleri düşünerek uyuyamadı?
Hani biz “komşusu açken tok yatamayacakların” yolunda idik!
Hani biz her şeyini muhacir kardeşi ile paylaşan bir nesli pâkın davasına talip idik?
Hani biz ölmek üzere iken bile sunulan bir yudum suyu, “yandaki kardeşime götür, onun daha çok ihtiyacı var” diyerek şahadet şerbetini içen erlerden idik?
Hani biz, “Yandaki komşusu henüz siftah yapmadı, diğerini de ondan al” diyen mert bir nesl-i Âliden geliyor idik?
Hani biz “Allah (cc) tarafından en çok sevilenin en çok sevdiğinin (Seyyidüş Şuheda (ra)) ciğerlerini çiğneyeni bile bitereddüt affeden O Kutlu Nebi (sav)’in ümmeti olduğumuz iddiasında idik?
Hani biz, sofrasında misafir olmayınca kursağına lokma girmeyen, Hz. İbrahim (as)’in milletinden idik?
Hani biz, aç olduğu halde, yanında bin bir zorlukla misafir ettiği İmamül Haremeyn (sav)’i yedirmeden, kendi öz çocuklarını sofraya yaklaştırmayan Hz. Fatıma (r.anha)’nın sevdalıları idik?
Evet, yağmurun kime ne zaman dolu olacağı bilinmediği gibi, kimin kime ne zaman muhtaç olacağı da bilinmez.
Artık, o minicik cüssesi ile Nemrut’un Hz. İbrahim (as)’e yaktığı ateşi söndürmeye giden karıncadan utanarak, uykudan uyanma vaktimiz gelmedi mi?
Ensar (ra) mı dediniz?
Suriye orada ya siz?

