Düşmanıyla Var Olanlar, Düşmanıyla Yok Olmaya Mahkûmdur!
İlk bakışta düşmanı ile var olmak tabiri biraz anlamsız gibi gelebilir. Ancak bu tarz, günümüzde çokça başvurulan ve sıkça yaşanan bir olgudur.
Allah (cc), insanın yaratılış gayesini bir Hadis-i Kutsi’de “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim (ila ahir)” şeklinde bildirir.
Allah’ın mahlûklarının en ekmeli olan insanın da kendisinden, çevresinin haberdar olmasını istemesi de doğaldır.
Bu haberdar edilme olağan yollardan olursa, kimse için bir sorun teşkil etmez.
Ne var ki bu var olma arzusu, insanda nefisle birleşerek yerini bambaşka tarz ve şekillere sokar.
Bazen insan kendini fark ettirebilmek için olmadık yollara, akla hayale gelmedik oyunlara başvurur ki bu durumda o insanın terazisi bozulur, şirazesi kaçar.
Nefis o derece bu işe teşvik eder ki, kişi denemdik yol, girmedik kılık bırakmaz.
Bu denemelerin sonucu da çoğunlukla insanı hataya ve menfi sonuçlara sürükler.
Bazen bu tür başarısızlıklar, insanı kendi kimliğinden ve kişiliğinden tamamen uzaklaştırır. Kimliksiz ve kişiliksiz kalan bu tür insanlar, yeni bir kimlik ve kişilik arayışına kalkar ki, işte o zaman ortada ne insanlık, ne de insana ait bir erdem kalır.
Bir kere bu kapıyı açan kişi artık ne yaptığından, ne de yaşadığından tatmin olmaz.
En tehlikeli olanı da bu kişiliklerin çoğunlukla, göz önünde olma veya fark edilme adına, son çare olarak kendine bir “düşman” ihdas etme yoluna gitmesidir. Hatta bu düşman çoğunlukla yapay bile olabilir.
Bu tür kişiliklerin illa da bir fert olması da gerekmez. Bazen bu yola başvuranlar bir grup veya topluluk da olabilir. Örneğin bir siyasi parti olabileceği gibi, bir gazete de olabilir.
Sayın Cumhurbaşkanı, başbakanlığı döneminde sık sık muhalefet için “bunlar kandan besleniyorlar” derdi. Yani muhalefetin, PKK’nın varlığı ile var olduklarını söylüyordu.
28 Şubat’ın aktörleri siyasi partiler sürekli “irticacılar” diye bir düşman yaşatırdı. Her başları sıkıştığında bu “sanal düşmana” sarılırdı.
Mesela ülkede işsizlik var, açlık var, yolsuzluk var, yoksulluk var. Ama bunlar 28 Şubat hükümetleri için dert değildi.
Çünkü, bu sanal düşmanın işsizliği de, yolsuzluğu da, yoksulluğu da kolayca perdeleyeceğini düşünürlerdi.
Bir yönetici işini yapamıyor, üstelik boğazına kadar da pisliğe gömülmüş. Hemen bu yönetici için bunları dile getirenler hakkında “irticacı” diye yaygaraya başlanırdı. Bu şekilde hem kendi kabahatini unutturur, hem de suçlayanı sustururdu. Yine tertemiz ama muhafazakâr bir insan bir makama aday oldu mu, hemen bu “sanal düşman” devreye sokulur ve “o iyi bir insandır, işinin de ehlidir ama irticacıdır” türünden uydurma laflarla terfi kolayca engellenirdi.
Böyle yüzlerce, binlerce örnek verilebilir.
Özellikle başarısız kişilik ve oluşumlar, başarısızlıklarını ve haksızlıklarını örtbas etmek için sık sık “hayali düşmanlar” var etme yoluna başvururlar.
Biz muhafazakârlara gelince, nadir de olsa, bizlerin de zaman zaman hayali düşmanlar oluşturduğumuz vakidir.
Bizim düşmanlarımız da “din karşıtlığı” biçiminde kendini gösterir.
Çoğu kere başarısızlığımızı zihnimizde türettiğimiz bir “din düşmanı figürü” ile perdelemeye çalışırız. Ancak burada bizi durdurması gereken en önemli faktör, olayın varsa iftira boyutudur.
Akl-ı selim Müslümanlığın gereği ise, karşılaştığı olaylara ve kişiliklere, İslam’ın temel kaynaklarındaki yaklaşımları baz alarak, bir hüküm ortaya konmasıdır. Özellikle fevri değerlendirmelerden, “ifrat ve tefrit” noktalarından kaçınmaya çalışılmasıdır.
Yani başkaları hakkında “hüsn-ü zan”a memur olunduğunun unutulmamasıdır.
Netice-i kelam, düşmanı ile var olanlar, düşmanı ile yok olmaya mahkûmdur. Ebediyete kadar iz bırakanlar ise kendi kimliği ve kişiliğini koruyanlardır.
Çevremize bu gözle bakabilirsek ve geçmişimizi bu şablonla değerlendirebilirsek, geleceğimizi daha sağlam temeller üzerine inşa edebiliriz.
Yazımızı Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK’in bir beyiti ile noktalayalım;
Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın,
Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın...
Hayırlı haftalar…

