Bizim İstanbul’un çivisi çıkmış!
Bu yıl Ramazan Bayramı’nı İstanbul’da geçirdim.
İstanbul bayramlarını hayli özlediğimi fark ettim.
Fakülte yıllarında beni on yılı aşkın bir süre misafir eden 30 yıl önceki İstanbul’u pek ala bulamayacağımı biliyordum.
Ancak, böyle (!) bir İstanbul bulmayı da beklemiyordum.
Ne benim otuz yıl önceki İstanbul’umdan eser var, ne de bulmayı umduğum İstanbul ortada var.
Anlayacağınız tuhaf mı tuhaf, yabancı mı yabancı, itici mi itici-birkaç güzelliği istisna-bir manzara karşısında bu Ağustos sıcaklarında İstanbul’da dondum kaldım.
Merhum Akif’in Asım’ın neslinden günümüz gençliğine beklentilerine yer verdiği mısraları aklıma takıldı:
“Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek;
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek”.
Evet, o gün yedi düvele çiğnetmeyen Asım’ın namusunu bugün torunlarının çiğnemekte olduğunu hüzünle gördüm.
Ne namus kalmış ortada ne de çiğnenecek edep ve hayâ.
Yine Merhum Akif’in ifadesi ile;
“Hayâsı sıyrılmış inmiş, ne yüzsüzlükler her yerde,
Meğer ne çirkin yüzleri örtermiş, bir incecik perde”.
Bütün hayalim emeklilik dönemlerimde de olsa Allah (cc) izin ve ömür verirse, son yıllarımı İstanbul’da yaşamaktı. Hatta bunun için dua bile ediyordum.
Heyhat! Hayalini kurduğum “Benim İstanbul’um” ile karşılaştığım “Gerçek İstanbul” arasında tolere edemeyeceğim kadar çok tenakuzlar gördükten sonra, artık kararımı tekrar gözden geçirmem gerektiği anlaşılıyor.
İstanbul sokaklarında dolaşırken kendime sormadan edemedim.
Kim bu kültür bozuntusu şekli insanlar?
Bu utanç dünyası hangi kültürden türedi ya da türetildi?
Biz ne yaptık ki bu ağır günaha maruz kaldık?
Eğer imtihanımızın bir parçası ise, Allah hepimizin yardımcısı olsun. İşimiz gerçekten zor.
Uzun zamandır cennet vatanımın sahillerine yaz dönemlerinde bırakın tatili, iş icabı bile gitmemeye uğraştım. Oralarda karşılaşacağım “iğrençliği” tahmin ediyordum.
Ancak, benim Yüce Peygamberim (sav)’in “Konstantiniye (İstanbul) elbet bir gün feth olunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan; Onu fetheden asker ne güzel askerdir” diyerek övdüğü “Güzel Konstantiniyem”den eser kalmamış.
Ya bu insanlar çıldırmış olmalı. Ya da ben büyük bir kâbus görüyor olmalıyım.
İnşallah bu bir rüyadır ve biri beni bu kâbustan uyandır. Ben de “çok şükür”, sadece bir rüya imiş derim.
Ama ne yazık ki bu tam bir kahreden gerçek.
Sahi Eyyüb El Ensari (ra) ve binlerce şehit bu “çirkeflik” için mi şehit düştü?
Şimdi aklı tutulmamışlarımız kendine sormalı; Eğer Hz. Fatih bu halimize vakıf olsaydı yine de “Ya İstanbul beni alacak, ya da ben İstanbul’u” diye kükreyerek atını denize sürer miydi?
Acaba Ulubatlı Hasan, bir an bile tereddüt etmeden canını feda ederek İstanbul surlarına şanlı bayrağımızı yine de diker miydi?
Ya Çanakkale’de Akif’in mısralarından fışkıran haliyle;
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaz-ı beşer...
Diye tarif ettiği iki yüz elli bin vatan evladı tereddütsüz savrulur mu idi toprağa?
Acaba ne olmuş İstanbul’a ve İstanbullulara ki bu denli kendinden geçmiş, amaçlarını kaybetmiş, ideallerinden uzaklaşmış ve yozlaşmış?
Ya da bütün bunları ona hangi “menfur emeller” aşılamış?
Yazacak o kadar çok çirkinlik var ki, artık midem kaldırmıyor.
Eminim sizlerin de midesi kaldırmayacak.
Elbette İstanbul madalyonunun bir de öteki yüzü var. İnşallah onu da bir gün yazmak nasip olur.
Anlayacağınız sevgili dostlar, “Bizim İstanbul’un çivisi çıkmış”.
Yazımı Mahir Pekşen’e ait çok sevdiğim bir İstanbul tasviri ile bağlamak istiyorum:
Bir yanda sessiz dua, bir yanda şuh kahkaha,
Bir yanda pula kulluk, diğer yanda Allah’a,
Ey İstanbul, İstanbul senin iki yüzün var,
Bir yüzün gülüyorken diğerinde hüzün var.
İbadet sessiz sessiz, rezalet gümbürtülü,
Çirkinliğin meydanda, güzelliğin örtülü,
Gecelerin kim bilir ne günahlara gebe?
Taksim’deki günaha Eyyüp’te büyük tövbe.
Benim İstanbul’um her haliyle bir hoştur,
Kadir’de tam Müslüman, Noel’de tam sarhoştur.
Bütün bunlardan sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki;
“Sana elveda ey İstanbul’um,
Ben Anadolu’mda huzurluyum”...

