• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Aldım cevabımı Beytullah'ta ben...

Dünyanın hiçbir şehri, Mekke ve Medine kadar huzur ve lezzet veremez bir Müslüman kişiye. İnsanlar o kutsal topraklara gezmekten çok ibadet maksatlı gidip, Allah’ın emirleriyle, aynı zamanda gezmeyi birleştirerek muhteşem bir maneviyatla dönüyorlar. Rab’bim benimde o toprakları 2010 yılının mart ayında görmemi nasip etti. Öncelikle gidiş hikayesiyle başlamak istiyorum..

2016-02-22 10:31:00 - 2016-02-22 10:58:59
Aldım cevabımı Beytullah'ta ben...

Askerlik hizmetimi yapmak üzere tecilimi bozdurup 2010 yılının şubat ayında gitmeyi bekliyordum. Bunun öncesinde Avusturya’da ikamet eden kıymetli eniştem “Eğer askerlik çıkmazsa seninle umreye gidelim” demişti. Benim için her ne kadar bir hayalde olsa umutla askerlik durumumun belli olmasını bekledim. Askerlik durumu açıklanınca “Hayırlısı” diyerek umre için gerekli evrakları hazırlamaya başladım. Hepsi tamamlanıp sadece vize kaldığında artık heyecanla vizemin çıkmasını bekliyordum.. Hala aklımdadır, bir salı günü telefonum çalıyor ve firma yetkilisi “Vizeniz alında Ahmet bey, gelip alabilirsiniz” diyor.. İşte o anki duygumu anlatamıyorum, artık resmi olarak kutsal topraklara gitmeme bir engel kalmamıştı Allah’ın izniyle. 25 martta İstanbul’a gidip, 2 gün kaldıktan sonra eniştem ve arkadaşlarıyla Medine’ye gitmek üzere uçağımıza bindik. 28 mart sabaha karşı Medine topraklarındaydık..

Uçak Medine semalarında iken gözüken bembeyaz bir ışık süzmesi uçağı aydınlatıyor, camlardan bakışan insanlar salavat getirerek duygulanıyordu. Benim gibi ilk kez gitmiş olanların heyecanı yüzlerine, gözlerine yansıyordu.. Uçak iniş yaptığında hemen otobüslerimize binip, otelimize eşyalarımızı koyduktan sonra sabah namazına Mescid-i Nebevi’ye yetişmek istiyorduk. Nihayet otobüsler otel önüne geldi, eşyaları otobüsten hızla indirip, yukarı bile çıkarmadan, Mescid-i Nebevi’de namaz kılmak, Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme selam vermek, üzerimizdeki selamları aktarmak için hızla Mescid-i Nebevi’ye gittik. Güneş doğmasına çok az kaldığı için cemaati kaçırmıştık, kendimiz cemaat yapıp öyle kıldık namazımızı. Sonrasında da Efendimiz sallallahu aleyhi ve selemin huzuruna.. Bu duyları yazıya dökmek gerçekten çok zor, etrafınızda çok büyük bir kalabalık, onlarca farklı milletten, dillerini bilmediğiniz insanlar.. Hepsinin tek gayesi var; “Allah rızası”. İlerlemeniz bile güçlükle oluyor, görevliler Efendimiz sallallahu aleyhi ve selemin kabri önünde çok fazla durmanıza izin vermiyor, ilerlemeniz gerekiyor ki arkadaki insanlarda o bölümden geçebilsin.. Ve nihayet Efendimiz sallallahu aleyhi ve selemin kabri önündeyiz, başlıyoruz; “Esselatu vesselamu aleyke ya Rasulallah, esselatu vesselamu aleyke ya Habiballah, esselatu vesselamu aleyke ya Seyyidel evveline vel ahirin” defalarca, hiç olmadığı kadar içten, samimi, belki göz yaşları içinde.. Sonra selamları iletiyorsunuz, hiç ayrılmak istemiyor insan oradan, 6 gün gibi kısa süre içinde en çok zamanımı orda geçirmek istiyorum.. Şükrediyorum Allah’a, benim gibi aciz bir kula böyle büyük nimetler nasip ettiğin için.. Hocamız bekliyor dışarıda, otele gitmemiz gerektiğini, eşyalarımızın girişte beklediğini söylüyor.. O an ayrılmanın verdiği hüzün, ama yine gelebilecek olmanın sevinci içinde ayrılıyoruz. Otelimize gidip eşyalarımızı yerleştiriyoruz, kayıtlar yapılıyor, heyecanla öğle namazını bekliyoruz, ilk kez duyacağımız, o büyüklerimizin hep bahsettiği “Medine Ezanı”nı bekliyoruz.. İşte muhteşem bir ses, sanki mıknatıs gibi çekiyor Müslümanları kendisine, akın akın binlerce insan gidiyor öğle namazı için, yine duygulanıyorum, binlerce kez şükrediyorum Rab’bime, aciz bir kulu huzuruna kabul ettiği için.. Grup olarak Mescid-i Nebevi’ye gidiyoruz, ilk kez Mescid-i Nebevi imamının arkasında, binlerce kişiyle aynı anda namaz kılacağız. Etrafı merakla gözlemliyoruz, mezhebi farklı, milleti farklı bir çok insan.. Ve bu binlerce insanı birleştiren ilahi bir güç.. İlk sünneti kılıyoruz, heyecan ve aşkla.. Müezzin kamete başlıyor, ancak bizden biraz faklı, şaşkınlıkla dinliyoruz, daha sonrasında hocamızdan öğreniyoruz durumu, Şafi mezhebinde; bize göre 2 kez söylenen kelimeler, onlarda 1 kez söyleniyormuş.. Öğle namazı olduğu için imam dıştan okumuyor sureleri, sırf bu yüzden bile akşam namazını daha farklı bir heyecanla bekliyorum. “İnsanın ömründe unutamayacağı 3 namazı” deseler, biri Mescid-i Nebevi’deki ilk namaz olurdu her halde.. Namaz bittikten sonra yine şaşkınlıkla etrafı izlerken bakıyoruz ki cenaze namazı kılınacak, hocamızdan namaz sonrasında yine bu cenaze namazını öğreniyoruz. Neredeyse bütün namazlardan sonra cenaze namazı kılınırmış. Bir kez daha ahiret geliyor aklımıza, dua edenler oluyor; “Allah’ım, sen bizlere de Efendimiz sallallahu aleyhi ve selemin huzurunda çene kapamayı, Cennet-ül Baki’de defn olunmayı nasip eyle”. Cemaatle ilk namazımızda bitiyor, Mescid-i Nebevi’yi incelemeye başlıyoruz, ecdadımız Osmanlı’dan kalma bir çok yapıt çarpıyor gözümüze, her yerde zemzem bidonları, sürekli taze zemzem geliyor, su içmiyoruz zaten, yanımızdaki ufak şişelere zemzem doldurup çantamızda taşıyoruz. Tertemiz bakıyorlar Mescid-i Nebevi içine, her yer pırıl pırıl, çalışanlara baktığınızda samimiyetlerini fark ediyorsunuz. Allah razı olsun hepsinden, Rab’bim ahirette kat kat verecektir inşallah ecirlerini.

Nihayet akşam namazı için ezan okunuyor, o mıknatıs gibi insanları kendine çeken Medine ezanı.. Dükkanlar kapanıyor, insanlar akın akın akşam namazı için Mescid-i Nebevi’ye gidiyor. Oruç olanlar çarpıyor gözümüze, zemzem ve hurmalarla oruçlarını açıyor, nasıl güzel bir ortam Allah’ım, sen o kullarını Cehennem ateşinde yakma.. Muhteşem bir sesle kamet başlıyor, heyecan içinde bekliyoruz, bazı insanlar ayakta, bazıları açmış ellerini dua ediyor.. Namaza başlıyoruz, subhanekeyi okuduktan sonra imam o eşsiz sesiyle yüreğimize kadar işleyen bir fatiha okuyor, ve hep bir ağızdan “Amiiiiiiinnnn” o an tüylerimiz diken diken oluyor, binlerce insanın Kur-an’ın en etkili surelerinden fatiha için “Amiiiiiinnn” deyişi.. O anı tekrar tekrar yaşamak istiyorum, en çok huşu aldığım durumlardan biriydi benim için. Namaz bittiğinde yine bir cenaze namazı, artık öğrenmiş oluşumuzdan yabancılık çekmiyoruz, cemaatle Hakk’ın rahmetine kavuşan din kardeşimiz için cenaze namazı kılıp dua ediyoruz. Akşam namazından sonra otele gitmek istemeyenler “Ravza-i Mutahhara” dediğimiz kısımda namaz kılmak için sıraya geçiyor. Bu bölümü gelmeden önce bilmiyorduk, hocamız açıklıyor yine; Resulullah sallallahu aleyhi ve selem, bu mescitte minberin üzerine çıktığı zaman şöyle demiş: “Evimle minberimin arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir ve minberim de Cennet bahçelerinin üzerindedir.” Bu nedenle burada namaz kılmak için yüzlerce insan sıra bekliyor, içerisi tıklım tıklım, boş bulmak zaten günün her saatinde imkansız.. Ben daha çok gece giriyorum bu bölüme, biraz daha tenha olduğu için daha fazla namaz kılabiliyorsunuz. Geceleri çok uyuyarak geçirmedim, daha çok öğle namazından önce ve sonra uyuyordum. “Ravza-i Mutahhara”da namaz için boşluk arıyorum, mecburen bazı namaz kılan insanların önünden geçmek zorunda kalıyorsunuz, tam geçecekken aniden bir kol karnıma doğru hızla çarpıyor, önünden geçmek istediğim namaz kılan kişi bu.. Şaşkınlıkla geri çekiliyorum, böyle yapmanın caiz olduğunu söylüyormuş bazı hocalarımız, önünden geçmemem için namaz kılarken beni engellemiş, inşallah hakkını helal eder.. Önce burada bir şükür namazı kılıyorum, Allah’a beni böyle güzel nimetle nasiplendirdiği için.. Sonra biraz kaza, nafile derken sabah namazına az bir vakit kalıyor, abdestimi tazeleyip sabah namazımı bekliyorum. Bu ilk cemaatle sabah namazımız olacak. Sünnetleri kılıp bekliyoruz heyecanla. İmam tekbir getirip başlıyor namaza, o güzel sesiyle fatihadan sonra bir sure okumaya başlıyor. Maalesef bilemiyoruz o kadar, hangi sureyi okuduğunu, ama en az 5 dakika sürmüştür, uzun tutmak sünnet olduğundan olabildiğince uzatıyor imam sureyi. Bu ayrı bir huşu veriyor namaza. Sabah namazımızda bittikten sonra bir süre Kur-an okuyup otele kahvaltı için gidiyoruz. Her ne kadar farklı bir kültürde olsanız da, görevliler Türk mutfağını sunmak için elinden gelen gayreti veriyor, bir çok yiyecek aynı, sadece lezzetleri toprak ve sudan olsa gerek biraz farklı. Medine’de gezilecek bir çok bölge varmış, benim en çok Uhud Dağı hafızamda kaldı. Uhud Dağı’nda, Allah razı olsun yaşlı bir amcamız rehberlik edip bize Uhud Savaşı’nı anlattı. O topraklarda, öyle mubarek bir kişiden bu savaşı dinlemek çok duygulandırıyor bizleri, bir çok kişi göz yaşlarını tutamıyor, amcamız heyecanla anlatırken bir taraftan elleriyle savaşılan bölgeleri bize gösteriyor. Okçular tepesi gitmiyor aklımdan, Efendimiz sallallahu aleyhi ve selemin tüm uyarılarına rağmen bazı mücahidler tarafından savaşın kazanıldığı zannedilerek terk edilen okçular tepesi.. Bu tepenin boşaldığını gören, o gün henüz Müslüman olma şerefine nail olmamış Halid Bin Velid tepenin ardından dolaşıyor askerleriyle, işte bundan sonra Müslüman’lar kaybetmeye mahkum oluyor savaşı, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin dişi kırılıyor o savaşta, hatta öldüğünü söyleyenler oluyor, bu yüzden sahabe ayrı bir telaş içinde kalıyor.. Tüm bunları bizzat yerinde, iyi bir rehberden dinlediğinizde adeta yaşıyorsunuz 1400 yıl önceki o savaşı…

Günlerimiz böyle geçip giderken Medine’den ayrılmamıza bir gün kala Mescid-i Nebevi’nin etrafını biraz gezmek istiyoruz. Eniştem ve arkadaşlarıyla yakındaki iş yerlerini geziyoruz. Özellikle tekstil ürünlerinin Türk malı oluşu dikkatimizi çekiyor. Hatta benim yeğenlerim için almış olduğum ufak seccadeler bile Türkiye’de üretilmiş. Otel’de tanıştığımız, o mubarek topraklarda ikamet eden Siirt’li bir Türk abimiz, Türkiye’ye götüreceğimiz hurmaları Medine’den almamız gerektiğini söylüyor bizlere. Mekke’ye göre Medine’den almak daha avantajlıymış. Hurma için iş yerlerini geziyoruz kıymetli abimizle, bir esnafla anlaşıp kilolarca hurma alıyoruz. Yanlış hatırlamıyorsam 50 kilonun üstünde hurma almıştım o gün, kendim çok sevdiğim ve sevdiklerime de ikram etmek için biraz fazla aldım. Güzelce paketleyip otelimize götürüyoruz.

Günler hızla geçip giderken Medine’ye ayrılık vakti gelip çatıyor. Hocalarımız ihramlarımızı giyiş şeklimizi, umrede neler yapacağımızı anlatmaya başlıyor. Medine’den ayrılmanın verdiği hüzün ve Mescid-i Haram yoluna çıkmanın sevinci kaplıyor yüreklerimizi. Son kez öğle namazı için Mescid-i Nebevi’ye ihramlarımızla gidiyoruz. Öğle namazından sonra kutsal yolculuk başlıyor.. Otobüslere binip salavatlar getirerek ayrılıyoruz Efendimiz sallallahu aleyhi ve selemin huzurundan. Kur-an’lar okunuyor, tekbirler getiriliyor, ilahiler söyleniyor. Bu anlar kazınıyor beynimize adeta.. İnsanlar videolar çekiyor, tekrar tekrar izlemek için bu anları.. Yaklaşıyoruz mikat sınırına, Zü’l-Huleyfe’de durup 2 rekat namaz kılarak Umreye niyetleniyoruz. Artık bir yaprak koparmak, kötü söz söylemek, tıraş olmak yasak.. Üzerimizde kefen gibi bembeyaz ihramlarımızla yolculuğa devam ediyoruz. Unutulmaz bir yolculuk yaşıyoruz, hep bir ağızdan tekbirler, telbiye ve ilahilerle gidiyoruz. “Geleceğiz, geleceğiz, Mekke bir gün geleceğiz” diyerek heyecanla haykırıyor genç kadromuz. Nihayet yolculuk bittiğinde yine eşyalarımızı otel önüne bırakıp, caddede çok güçlü bir sesle telbiye getirerek ilerliyoruz Allah’ın evine. Ekibimizin büyük bölümü genç oluşundan cadde telbiye sesleriyle yankılanıyordu. Kabe’ye giriş yapıyoruz, heyecanla o anı bekliyorum, ilk gördüğüm an.. O dakikaları sözle anlatmak gerçekten çok zor, hani demişya şair “Meğer bilemezmiş insan gitmeden, aldım cevabımı Beytullah’ta ben” diye, gerçekten öyleymiş, ne kadar anlatılanları dinlesek, canlı yayınlarla internet üzerinden izlesekte kendi gözlerimizle görmek bambaşkaymış. Gördüğüm anda başlıyorum duaya, her şeyden önce binlerce kez şükrediyorum yine Rab’bime, bizim gibi aciz kullarını huzuruna kabul ettiği için.. Tavafımıza başlıyoruz, 7 şafttan sonra tavaf namazımızı kılıp Say yapmak üzere Mes’aya gidiyoruz. Say görevimizi de bitirdikten sonra tıraş olmak için Mescid-i Haram’dan çıkıp berbere gidiyoruz, artık umremizi tamamlamak üzereyiz, saçlarımı usturaya vurdurup ihramdan çıkıyorum. Rab’bime yine şükrediyorum, umremizi sorunsuz bir şekilde yapıp Mekke topraklarında 6 gün kalmak üzere otele yerleşmek için gidiyorum. Sokaklar, insanlar Türkiye’den çok farklı, en güzel yanı günah işlemek için hazır bir ortam yok, baktığınızda sizi etkileyecek unsurlar yok, şeriatın değerini bir kez daha anlıyorum..

Artık tek hedefimiz var, Beytullah’ta bolca ibadet edip Allah’ın razı olduğu kullar arasına girebilmek. 50 tavafla yarışıyoruz genç arkadaşlarımla, aslında 50 bahane, amacımız gidene kadar yapabileceğimiz kadar çok tavaf yapmak.. Bu nedenle geceleri tavaf için Kabe’de olurdum, daha çok gündüzleri uyuyup, sadece sabah kahvaltı ve akşam yemeği için otele giderdim. Uyku içinde genellikle Mescid-i Haram’ın üst katlarını, müsait olan bölümlerini kullanırdık, şuan öyle özlüyorum ki o günleri.. Rab’bim cümlemize tekrar tekrar nasip etsin inşallah. Yine Kabe’de uyuya kaldığım bir gün sabah ezanıyla uyanıyorum, tavafım 23 lerde, sanıyorum 2 yada 3. gün. O gece 9 tavaf yaptığım için çok yorulmuştum, hemen gidip abdestimi alıyorum, sabah namazına başlıyoruz yine o güzel sesle.. Sabah namazında yine sünnet olduğu için uzatıyor imam sureyi, birden secdeye kapanıyor insanlar, o an anlıyorsunuz ki tilavet secdesi var, bunun zevki bile orda bambaşka.. Bilmeyen arkadaşların şaşkınlığını konuşuyoruz namazdan sonra, ilk kez böyle bir olayla karşılaştıklarını söylüyorlar. Bir sabah namazı yarım saate kadar uzayabiliyor, maşallah o güzel sesleriyle sure okuyan imamların sesi hiç kesilmesin istiyorsunuz.. Günümüzün büyük bölümü Mescid-i Haram’da geçiyor. Tavaf yapıyoruz, nafile namaz kılıyoruz, Kur-an okuyoruz, Beytullah’ı izliyoruz.. Bunların hepsi ibadet oluyor, Rab’bim Kabe’yi izlememize bile sevap yazıyor.. Yine Mescid-i Nebevi gibi her yerde zemzem bidonları olmasının yanında, buralarda kuyudan gelen suyu çeşmelere aktaran sistemde mevcut. Yani direk çeşmelerden zemzem içip abdest alabiliyorsunuz. O ortamın verdiği lezzete birde taptaze olan zemzemin tadı katıldığında muhteşem bir duygu hissediyorsunuz. Sanırım sadece Medine’de 1 gün öğle yemeği yedim, diğer öğünlerde acıksam da zemzem içtiğim için açlık hissetmedim. Böyle bir mucize zemzem, hala getirdiğim zemzemi sınava girmek, yolculuğa çıkmak gibi özel durumlarda içerim. Elhamdülillah bir kez daha, böyle güzel nimetlerle bizi nasiplendirdiği için Rab’bimize sonsuz şükürler olsun.. Şimdi Mescid-i Haram fotoğraflarını gördükçe aklıma geliyor, yeterince gezmemişim içeriyi, daha çok tavafa yöneldiğimiz için gezme fırsatı bulamadık sanırım. Hiç görmediğim bölgelerini görüyorum bazen, mesela 3. kat bilmiyorum açıkmıydı, ama hiç görmedim ben.. Dışarılarda neredeyse hiç gezmemiştim, sadece otel ve Mescid-i Nebevi arasını biliyordum. Bu yollarda yürümek bile çok güzel duygulardı, etrafıma baktığımda gördüğüm insanlar beni günaha değil de, aksine ibadete çağırıyordu sanki.. Nur dağı’nı çok iyi hatırlıyorum.. İlk ayetin indiği Hira Mağarası’na gidiyoruz, Allah’ın izniyle sabah namazımızı orada kılacağız. Yine genç arkadaşlar hızla çıkmaya başlıyor mubarek mağaraya doğru, oldukça yüksek olan dağa sadece yürüyerek çıkılabiliyor. Tepeye vardığımızda Mescid-i Haram’ın ışıklarıyla kendini belli eden duvarlarını görüyoruz, muhteşem bir manzara, güneş doğmaya yaklaşınca sabah namazlarımızı kılıyoruz. Burada unutmadığım anılarımdan biride, namaz biterken bir maymunun çantamı çalma girişimi, arkamdaki arkadaş kovmuş maymunu, dağda birçok maymun var, çantanızı çalıp içini karıştırıyorlar, içecek bulurlarsa kapağını güzelce elleriyle açıp içiyorlar. İlginç ama çok güzel bir manzara. Aslında gezdiğimiz bir çok bölge vardı, ama benim en çok aklımda kalanlarındandır Nur Dağı.

Hocalarımız bir kez daha umre yapmak isteyenler için Salı günü otobüs kaldırılacağını belirtiyor. Genç kadromuz yine hazırlanıyor, ihramlarımızı giyip mikat sınırı olan Tenim’e hareket ediyoruz. Yine aynı heyecan ve aşkla tekbirler, telbiyeler, ilahiler okunuyor.. Artık tecrübe kazananlar kendisi yapabiliyor görevleri, ama isteyenler için hocamız öncülüğünde grup olarak ta yapanlar oluyor. Ayrılık vakti hızla yaklaşıyor artık, tavaflarımızı sonlandırmaya, Beytullah’tan ayrılmaya hazırlanıyoruz.. Ayrılmak istemiyorum oralardan, dua ediyorum, “Tekrar, tekrar, tekrar nasip et Allah’ım” diye.. İbadetle dolu, ömrümde yaşamadığım kadar huzurlu olduğum 12 günün sonuna geliyoruz. Son tavaflarımızı yapıp ayrılıyoruz Mescid-i Haram’dan. Eşyalarımız hazır, zemzem bidonları yükleniyor otobüslere, Cidde’ye doğru yola çıkıyoruz..

Hava alanında uçağımızın hazır olmasını bekliyoruz, tatlı bir yorgunluk var üzerimizde, tekrar tekrar yaşamak istiyoruz o anları, gitmek istemesek te bir başka umre yada haccın umuduyla biniyoruz uçağa, artık yeni tanıştığımız, 12 günlük muhabbetimizle kardeş olduğumuz arkadaşlarla anılarımızı paylaşıyoruz, en çok kim tavaf yaptı, toplam kaç rekat namaz kıldık, Türkiye’ye neler alıp götürüyoruz bunları konuştuk.. Hala birçoğu ile muhabbetim devam ediyor, hani askerlik arkadaşlığı derlerde, umre arkadaşlığının ötesine bir kardeşlik olacağına inanmıyorum ben. Sadece Allah rızası için orda bulunmak ve birbirini Allah rızası için sevmek insana ayrı bir huzur ve mutluluk veriyor.

Uçağımızın İstanbul’a inişiyle kutsal yolculuğumuz bitmiş oluyor, sıcak memleketlerden, nisan ayının sabahında İstanbul’a inmek üşütüyor biraz bizleri, İlk bahar başlangıcının serinliği var İstanbul’da. Allah celle celaluhu özellikle kıymetli eniştemden ve bu umrede bulunan bütün kardeşlerimden razı olsun, umresini kabul edip tekrar yaşamamızı, gidemeyenlere de en kısa zamanda hayırlı bir şekilde o mubarek toprakları görmeyi nasip etsin inşallah…

Rumuz: ahcomak / Genç Doku Dergisi

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23