Geliştirilen bu biyolojik sistemlerin en dikkat çekici yanı, işlevlerini sürdürebilmek adına herhangi bir şarj mekanizmasına veya elektrik şebekesine gereksinim duymamasıdır. Bitkilerin ışık yayma kapasitelerini koruyabilmeleri için yalnızca düzenli sulama ve standart mineral takviyeleri yeterli olmaktadır. Hücresel seviyede gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar, bitki canlı kaldığı sürece ışık üretiminin aralıksız bir şekilde devam etmesini mümkün kılmaktadır. Yapılan ölçümlere göre bitkilerin yaydığı ışık şiddeti, ortam karanlığı arttıkça insan gözünün rahatlıkla algılayabileceği belirgin bir seviyeye ulaşmaktadır. Proje ekibi tarafından paylaşılan detaylı veriler, gen transferi yapılan türlerin büyüme hızlarında ve temel biyolojik süreçlerinde herhangi bir aksama yaşanmadığını göstermektedir. Geleneksel lambaların aksine ısı üretmeyen bu canlı aydınlatma araçları, enerjinin hemen hemen tamamını doğrudan görünür ışığa dönüştürmektedir. Biyokimyasal döngülerin sürekliliği sayesinde bitkiler, gündüz saatlerinde gerçekleştirdikleri fotosentez ve besin depolama süreçlerinin ardından gece boyunca istikrarlı bir parlaklık sergilemektedir. Bu durum, geleceğin şehirlerinde enerjinin depolanması ve iletilmesi aşamalarında yaşanan büyük kayıpların önüne geçilmesi açısından stratejik bir kazanım niteliği taşımaktadır.