610’da başlayan vahiy, salt insanın Allah’la ilişkisini düzenleyen inanç öğretisi olarak kalmadı… 622’de Medine’de yeni siyasal toplum kurulunca ticaret, borç, miras, mülkiyet, ortaklık, zekât ve ölçü-tartı gibi pazar ilişkileri hukuk konusu haline geldi... Ekonomik uyuşmazlık sadece kabile büyüğünün önüne götürülen mesele değildi artık… Bu anlayış kurumsallaştı. Pazarın denetlenmesi için hisba denilen teşkilat kuruldu. Burada muhtesip adı verilen görevliler, ölçü ve tartıyı, fiyat hilelerini, malın niteliğini ve esnafın kurallara uyup uymadığını denetledi. Kadı, ekonomik uyuşmazlıklarda hüküm verdi. Vs. İslam’ın ekonomik düzeni sadece “tüccar Allah’tan korksun” demedi, piyasayı denetleyecek kurumsal yapılar yarattı. Bugünkü fon meselesine gelirken bu tarihsel çizgiyi unutmamak gerek. Kur’an’da elbette “yatırım fonu” diye mali araç yok. Fakat İslam’ın sorusu aracın adı değil: “Para nasıl para kazanıyor” sorusudur… Fonun varlığı tek başına onu helal ya da haram yapmaz. Fon hangi varlıklara yatırım yapıyor? Kazanç üretimden, ticaretten ve ortaklıktan mı doğuyor yoksa faizden mi? İslam’ın ölçüsü açık: Kazanç meşru olacak, taraflar aldatılmayacak, kimsenin hakkı yenmeyecek... O halde fon soruşturmasına şu sorularla bakmak gerek: -Fonun değeri gerçeği yansıtıyor muydu? -Risk yatırımcıya açıkça anlatıldı mı? -İçerideki bilgi bazılarına ayrıcalık sağladı mı? -Denetlemekle görevli olanlar görevini yaptı mı? İslam’ın ticari düzeninde pazarı gözeten de hesap vermeye dahildir çünkü… Sonuçta: Marks ile İslam aynı yerden konuşmaz: Biri sermayenin üretimden kopuşunu, diğeri kazancın adalet ve meşruiyet sınırlarını sorgular… Ancak… İslam’ın ölçüsüyle bakıldığında vebal, sadece haksız kazanç sağlayanın değil, bu hakka uygun olmayan kazanca göz yumanların da üzerindedir. Marks ile İslam sonunda ortak soruda buluşur: -Para mı insana hükmedecek, insan mı paraya?